| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

kazanmak isteyenler

Bu bölümde karşılıklı bilgilerimizi ve deneyimlerimizi paylaşmak arzusundayım. Sizlerde yaşamış olduğunuz tecrübeleri bizimle paylaşırsanız kişisel gelişimimize bir parçada olsa katkıda bulunmanın gururunu taşıyacaksınız.Her türlü sorununuz için buzuladam@gmail.com a mesaj atabilirsiniz.

Kişisel Zaman Yönetimi Tarzım Nedir? Yorumlama

  Yorumlamaları okumadan önce lütfen aşağıdaki formu doldurun

 

4 zaman stilinin her biri sergilediğiniz iddiacılık ve duygusallık üzerine oturur. Bu 4 stil:

 

Direct/Direkt:                           Yüksek iddiacılık (assertiveness), düşük duygusallık (expressiveness)

 

Spirited/Duygusal:                     Yüksek iddiacılık (assertiveness), yüksek duygusallık (expressiveness)

 

Considerate/Düşünceli:             Düşük iddiacılık (assertiveness), yüksek duygusallık (expressiveness)

 

Systematic/Sistematik:              Düşük iddiacılık (assertiveness), düşük duygusallık (expressiveness)

 

 

Siz farkında olsanız da olmasanız da zaman yönetimi tarzınız sürekli olarak kendisini gösterir. En çok kullandığınız stil sizin dominant stilinizdir. Aşağıdaki tabloya her bir zaman stili için puanınızı yazdığınızda sizin dominant bir tarza sahip olup olmadığınızı veya bu dominant tarzınızın hangisi olduğunu göreceksiniz.  Puanınız 8 veya üzerinde ise bu stil sizin dominant  stilinizdir. Diğer yandan eğer her hangi bir stil için puanınız 3 veya altında ise bu sizin hiç kullanmadığınız veya çok nadir kullandığınız bir stildir. Birçok kişinin tek bir dominant stili olsa da bazıları her bir stili kullanıyor olabilirler. Eğer sizin puanlarınız birbirine aşağı yukarı yakın bir şekilde dağılmış ise sizde her stili birlikte kullananlardansınız. Aynı zamanda farklı durumlarda da kullanabilirsiniz.

 

Direkler için öneriler :

Bitiş çizgisine ilk ulaşacak birisi varsa o sizsiniz. Hedefi aklınıza koydunuz mu kimse aklınızı karıştıramaz. Detaylar önemli görünmüyorsa onları hemen atlarsınız.

Eğer grup tartışması konudan uzaklaşıyorsa onları hemen konuya kanalize edersiniz.

 

Önemli olan yolunuzdaki insanları ezip geçmemeniz. Etrafa fazla yüklendiğinizi anladığınız bir projeyi yavaşlatmalısınız. Diğer kişiler kendilerine fazla yüklenildiğini veya kale alınmadıklarını hissederlerse direnç gösterebilirler. Ve detayları atlayarak bir süre sonra başa veya gerilere dönmek zorunda kalabilirsiniz.

 

Detayları pas geçmek konusunda çok çabuk karar almayın. Kişiler arası tartışmalar için zaman ayırın. Anlık paylaşımlar için alan yaratın. Kim bilir? Belki o beyin fırtınaları işi daha çabuk yapacak bir yöntem çıkarır ortaya.

 

Duygusallar için Öneriler:

Eğer bir proje durakladıysa işleri tekrar yoluna sokacak kişi sizsiniz. Proje konusunda farklı bir bakış açısı ile ani bir ışık yakarak kişileri işi bitirmek için her adımı tekrar gözden geçirmeye itebilirsiniz. Anlık çıkış ve kararınız eğlendirici ve motive edicidir, katılımı teşvik eder.

 

Ama fazla abartırsanız anlık yaşamınız başınıza iş açar. Siz o keyifli paylaşımları, fikir tartışmalarını tüm gün yapmak isterseniz de işlerin bitmesi gerekiyor. Bitiş çizgisini hep aklınızda tutun. Aksi taktirde görev odaklı iş arkadaşlarınız sizden zamanında gelmeyen işlerden veya uzayan sohbetlerden sıkılabilir ve sizin fikirlerinizi ciddiye almamaya başlarlar.

 

Organize olmak önemlidir, bunu mutlaka hatırlayın. Sizin grubunuzda yer alan birçok kişi organize olmadan, sadece göz önünde hatırlatıcı ipuçları bırakarak işlerin altından çıkabileceklerini düşünürler. Birbirine benzeyen şeyleri farklı renklerdeki dosyalarda tutmaya özen gösterin. Post il lere yapılacak işler için hatırlatma notları yazmanız sizin için uygun olabilir. Bu notları görüş alanınızda bir yerlere yapıştırın. Öncelikleriniz değiştikçe bunları yeniden organize edebilirsiniz.

 

Sistematikler için öneriler:

Bazıları işlerin çabucak yapılmasını isterken siz işlerin doğru yapıldığından emin olmak istersiniz. Adım atmadan önce her bilginin özenle gözden geçirilmiş olduğundan emin olmak istersiniz. Bazıları kişisel konulardan konuşmak isterken siz kişileri konuya yöneltir ve ajandanızdaki her şeyin üstünden tek tek geçilmiş olduğuna emin olmak istersiniz. Siz harika bir kalite kontrol uzmanısınız.

 

Önemli olan tüm bu detaylar üzerinde uğraşırken ana hedefi kaçırmamanız ve büyük resmi kaçırarak yeni yöntem ve fikirleri göz ardı etmemenizdir. Daha çabuk ilerlemeyi tercih eden kişiler sizin tarafınızdan çok rahatsız olabilirler. İlişkilerden kişiler arası sohbetlerden hoşlanan arkadaşlarınız ise konuyu sürekli olarak göreve odaklanmanızdan hiç hoşlanmayabilirler.

 

Beklenmeyenin olmasına izin verin. Unutmayın sürekli prosedürleri düşünüp onlara yönelerek yeni fikir ve düşünceleri daha çok işe yarayacak yöntemleri kaçırırsınız.

 

Düşünceliler için öneriler:

Sizin diplomatik beceriniz karşısında en farklı kişilikler bile bir arada etkin olarak çalışabilir. Sahnenin arkasında çalışmak insanların ihtiyaçlarını dinlemek ve karşılık vermek konusunda gerçekten iyisiniz. Diğer insanları dinlediğiniz için onların çalışma tarzlarına çok kolay adapte olabilirsiniz. Grupların içinde sizin gibi başkaları için çalışıp uğraşan bir üye olmazsa grupların uzun vadeli olması mümkün değildir.

 

Ama eğer bu inceliğinizi fazla ileri götürürseniz bu kendiniz unutacak kadar başkaları için uğraşmanız kendini geri ödemeyecektir. Kendinize ve kendi işlerinize yeterince zaman ayıramayacaksınız. Kendi üzerinize çok fazla iş aldığınız için bu işlerin altında ezilebilir ve sonunda yorgun ve güçsüz hissedebilirsiniz.

 

Kendinize, kendi işleriniz için zaman ayırın. Bir projeyi, yetiştirmek zorunda olduğunuzda, başkalarının ne düşüneceği konusunda kafanızı fazla yormayın. Aslında kendi işinizi tamamlayarak başkalarına daha çok yardım ediyor olduğunuzu düşünmelisiniz.

 

 

Kişisel Zaman Yönetimi Tarzım Nedir? Cevap Formu

Cevap Formu

 

Açıklamalar : Seçeneğinizi aşağıda işaretleyiniz. Satırlar değil, sütunlar üzerinde çalışınız. Bir sütunu cevapladıktan sonra diğerine geçiniz.

 

1

            a

            b

            c

            d

 

8

            a

            b

            c

            d

 

15

            a

            b

            c

            d

 

 

2

            a

            b

            c

            d

 

9

            a

            b

            c

            d

 

16

            a

            b

            c

            d

 

3

            a

            b

            c

            d

 

10

            a

            b

            c

            d

 

17

            a

            b

            c

            d

 

4

            a

            b

            c

            d

 

11

            a

            b

            c

            d

 

18

            a

            b

            c

            d

 

5

            a

            b

            c

            d

 

12

            a

            b

            c

            d

 

19

            a

            b

            c

            d

 

6

            a

            b

            c

            d

 

13

            a

            b

            c

            d

 

20

            a

            b

            c

            d

 

7

            a

            b

            c

            d

 

14

            a

            b

            c

            d

 

21

            a

            b

            c

            d

 

 

Bölüm     

Pozisyon 

Cinsiyet   

Yaş         

Puanlama Formu:

 

Açıklamalar: Her stili temsil eden simgeyi bir önceki cevap anahtarına göre işaretleyiniz. Simgeyi kaç kere işaretlediğinizi sayınız ve yan tarafa ilgili şeklin içine yazınız.

 

1

            SY

            SP

            CO

            DI

 

8

            SY

            SP

            CO

            DI

15

            SY

            SP

            CO

            DI

 

STİL TOPLAMLARI

  2

            SY

            SP

            CO

            DI

9

            SY

            SP

            CO

            DI

 

16

            SY

            SP

            CO

            DI

 

 

Direct

DI Direkt

3

            SY

            SP

            CO

            DI

10

            SY

            SP

            CO

            DI

 

17

            SY

            SP

            CO

            DI

 

 

 

 

Spirited

SP Duygusal

4

            SY

            SP

            CO

            DI

11

            SY

            SP

            CO

            DI

 

18

            SY

            SP

            CO

            DI

 

 

 

 

 

 

Considerate

5

            SY

            SP

            CO

            DI

12

            SY

            SP

            CO

            DI

 

19

            SY

            SP

            CO

            DI

 

CO Düşünceli

6

            SY

            SP

            CO

            DI

13

            SY

            SP

            CO

            DI

 

20

            SY

            SP

            CO

            DI

 

          

            Systematic

SY Sistematik

7

            SY

            SP

            CO

            DI

14

            SY

            SP

            CO

            DI

21

            SY

            SP

            CO

            DI

 

 

 

Bölüm     

Pozisyon 

Cinsiyet   

Yaş         

Kişisel Zaman Yönetimi Tarzım Nedir?

 

Hepimiz kendi kişisel zaman yönetimi tarzlarımıza sahibiz. Bu tarzı iş yerinde yaptığımız her bir işe yansıtırız. Zaman Yönetimi Tarzımızın etkilerini yeni bir projeye başlamak, bir bölünmeye karşılık vermek, paralel işleri bir anda yürütmek, çalışma alanımızı organize etmek veya çalışma arkadaşımızla bir görevi paylaşmak gibi konularda kolayca fark edebiliriz. Kişisel zaman tarzınızı kendiniz için en avantajlı şekilde kullanabilmek için öncelikle tarzınızın ne olduğunu belirlemelisiniz.

 

Açıklamalar:

 

Aşağıdaki her yarım cümle için sizin zaman yönetimi tarzınıza en uygun kapanışı işaretleyiniz. Bazı cümlelerde, birden fazla seçeneğin size uygun olduğunu göreceksiniz. Bu durumda lütfen, size yakın olan seçeneklerden en güçlüsünü işaretleyiniz. Ekteki cevap formunda ilgili seçeneğinizi işaretleyiniz.

 

1.       Yeni bir projeye başladığımda yaptığım ilk iş….

a.       İhtiyacım olan tüm bilgileri toplamaktır.

b.       Diğer kişilerin fikirlerini almaktır.

c.       Her yerden bilgi bulmaya çalışmaktır.

d.       Hemen işe başlamaktır.

 

2.       Kağıt, evrak, vs. işlerine…

a.       Kişilerin benden beklediği şeyleri yapmakla başlarım.

b.       Evrakları ilgili işlere göre gruplayarak başlarım.

c.       Birinci öncelikteki işlere atlayarak başlarım.

d.       Beni en çok motive edecek, enerji verecek işlere başlarım.

 

3.       İşi bir başkasına devrettiğim andan itibaren….

a.       Problemleri çözmeye kaldığım yerden devam ederim.

b.       Ara ara diğer kişiye nasıl gittiğini sorarım.

c.       Birçok pozitif geri bildirim (feedback) sağlarım.

d.       O kişinin işi nasıl yaptığı ile ilgili bir çok detay soru sorarım.

 

4.       Benim zaten çok yoğun olduğum bir dönemde iş arkadaşlarımdan biri benden, bir projeyi devralmamı isterse…

a.       Yeni projeyi kabul eder fakat diğerlerinden gelen her yeni işi alamayacağımı düşünerek endişe ederim.

b.       Bu yeni projenin aşırı derecede acil olduğunu düşünmediğim sürece “hayır” derim.

c.       Yeni proje daha ilginç görünüyorsa ona da bir yer açarım.

d.       İş sıralamasında bu projeyi nereye yerleştirebileceğimi düşünürüm.

 

5.       Kişilerin hangi aksiyonun alınacağına karar verememesi yüzünden bir proje durduğunda…

a.       Kimin en mantıklı öneriyi yaptığını analiz ederim.

b.       Kişileri bir araya getirmeye uğraşırım.

c.       Öne çıkar ve bazı fikir ve önerilere set koymam gerekse de ilerlemeyi sağlarım.

d.       Kişileri yeniden enerjilendirmeye, motive etmeye çalışırım.

 

6.       İşyerime ulaştığımda ilk yaptığım iş…

a.       Haftanın rutinini değiştirecek beklenmedik bir şey çıkması için dua ederim.

b.       Çalışma arkadaşlarımla biraz sohbet eder onların işlerinin nasıl gittiğini öğrenirim.

c.       Kağıt veya elektronik ortam kullanarak işlerimi organize etmeye başlarım.

d.       En önemli işleri yapmaya başlarım ve etraftan gelen seslere kendimi kapatırım.

 

7.       Kağıtlarımı…

a.       Küçük tepecikler oluşturarak toplarım.

b.       İlgili dosyalara kaldırarak düzenlerim.

c.       Üzerinde çalıştığım projelerle ilgili olanları kolayca ulaşabileceğim yerlere koyarak düzenlerim.

d.       Acil durumlarda ben olmasam da başkalarının bulunabileceği şekilde düzenlerim.

 

 

8.       Bir başkası elimdeki proje ile ilgili olarak bana yardım teklif ettiğinde…

a.       Biraz tereddüt ederim. Bana yardım etmenin yardım edecek kişiye çok büyük yük olup olmayacağını düşünürüm.

b.       Hemen kabul ederim. “iki kafa birinden her zaman iyidir.”

c.       Biraz tereddüt ederim. Diğer kişi eldeki bilgileri doğru analiz edemeyebilir.

d.       Bu öneriyi kabul etmem. Diğerleri benim kadar hızlı ilerleyemez.

 

9.       Toplantıların başında biraz sohbet beni…

a.       Rahatsız hissettirir. Kişisel konulara girmemeyi tercih ederim.

b.       Sabırsızlandırır. Bir an önce konuya girmeliyiz.

c.       Enerjilendirir. Toplantı boyunca süper bilgiler alıp vereceğimizi söylerim.

d.       Rahat hissettirir. Hepimiz birbirimizi daha iyi tanırsak bir arada daha rahat çalışırız diye düşünürüm.

 

10.   Bir proje için bana tamamlama süresi verildiğinde…

a.       Zamanı en iyi şekilde kullanacağımı değerlendiririm.

b.       Son ana kadar beklerim. Baskı altında çok verimli çalışıyorum.

c.       Hemen işe başlarım. Yapılıp bitene kadar rahat edemem.

d.       Bu projenin benim diğer kişilere olan sorumluluklarım ve sözlerime ek olarak ne şekilde ilerlemesi gerektiğini düşünürüm.

 

11.   Masamın üzerinde ya da yakınında…

a.       Elimdeki işlerim adımları konusunda bir liste bulundururum.

b.       Elimdeki projelerin detaylı bir iş programını bulundururum.

c.       Dikkatimi toplamama, motive olmama yardım edecek özlü sözler bulundururum.

d.       Sevdiklerimin resimlerini bulundururum, bu resimler günümü aydınlatır.

 

12.   Grubum bir karara çok çabuk vardığı zaman…

a.       Tatmin olmam. Durumu çok basite indirgemiş olabiliriz.

b.       Endişelenirim. Başkalarının fikirlerini değerlendirmemiş olabiliriz.

c.       Rahatlarım. Artık bir sonraki işe başlayabiliriz.

d.       Hayal kırıklığına uğrarım. Yaratıcı bir tartışmayı kısa kesmiş, kapatmış olabiliriz.

 

13.   Ben meşgulken, bir başkası “ne haber” demek için uğramışsa, genellikle…

a.       Üstünde çalıştığım işe geri dönebilmek için sabırsızlanırım.

b.       Üzerinde çalıştığım detaylarda uzaklaşırım.

c.       O kişinin nasıl olduğunu duymak için çıkan bu fırsatı kaçırmam.

d.       Günümün içindeki bu çeşitlilikten dolayı rahatlarım.

 

14.   Karar alırken…

a.       Herkesi dahil etmekten hoşlanırım.

b.       Olayı kısa keser kararımı alırım.

c.       Aksiyon almadan önce tüm bilgilerimi toplar ve değerlendiririm.

d.       Grubumdaki insanlarla yeni fikirleri paylaşır, tartışırım.

 

15.   Çalışma alanım çok karmaşıklaştığında…

a.       İnsafsızlaşırım. Önümdekilerim işe yarayıp yaramadığı konusunda tereddüde düşersem atarım.

b.       Bütün eski kağıtları bir dosyaya koyarım. Daha sonra bir başkasının ihtiyacı olabilir.

c.       Yaratıcı olurum. Birbirleri ile ilgili evrakları ilgili dosyaya atarım.

d.       Organize olmaya başlarım. “her şey için bir yer, her şey yerine.”

 

16.   Zamanın için farklı talepler varsa…

a.       En eğlenceli iş hangisi ise hemen ona atlarım.

b.       Grubumun ve benim hedeflerime bakarak öncelikleri belirlerim.

c.       En acil olduğunu düşündüğüm işe başlarım.

d.       Benim yardımımdan en çok faydayı kimin ya da hangi, işin faydalanacağını düşünmek için duraklarım.

 

17.   Bir toplantıda zamanı tutmaktan ben sorumluysam…

a.       Herkesin katkı yapmaya, fikir paylaşmaya zamanı olursa mutlu hissederim.

b.       Ajandadaki her konunun üzerinden geçilmiş olduğuna emin olurum.

c.        Kişilerin katılımları için limitler koyar böylece her şeyin zamanında yetişmesini sağlarım.

d.       Tüm paylaşımlar ve katılımlar, herkesin fikirlerini açıklamasından dolayı zamanı aşmış olduğumuzu fark ederim.

 

18.   Çok önemli bir projenin ortasındayken telefon çaldığında….

a.       Sosyal olabileceğim bir mola olması umuduyla hemen açarım.

b.       Duymazdan gelirim. Projeyi bitiş çizgisine yaklaştırmak telefona bakmaktan daha önemli.

c.       Cevaplarım. Eğer açmazsam arayanın ne hissedeceğini düşünürüm.

d.       Sesli yanıt sisteminin devreye girmesini beklerim. Arayana işlerim bittikten sonra dönerim.

 

19.   Tartışmalarda…

a.       Kişiler hemen ana konuya girerse çok mutlu olurum.

b.       Grup her katılımcının kararını tek tek dinlerse çok rahat olurum

c.       Grup her noktanın üzerinden tek tek geçerse çok rahat olurum.

d.       Kişiler o anın etkileri ve ortamına göre kararlar alırsa çok rahat ederim.

 

20.   Benim çalışma alanım…

a.       Dağınık görünür fakat aradığım her şeyi istediğim an bulabilirim.

b.       Rahat görünür. Ziyaretçilerin rahat hissetmelerini isterim.

c.       Çok dikkatlice organize edilmiştir. Her şey yerli yerinde ve düzenlidir.

d.       İstediği gibi çalışabilmem, istediğim şeyi istediğim yere koyabilmem için çok rahattır.

 

21.   Bir beyin fırtınası seyansındaysam…

a.       Fikir alış verişinin keyifli olduğunu düşünürüm.

b.       Herkesin fikri alındığı için rahat ve güvenli hissederim.

c.       Kişilerin önerdikleri fikirlerin çok sıradan olduğunu düşünürüm.

d.       Kişiler bir dairenin etrafında dönüp duruyorlar ve hiçbir yere varamıyorlar gibi hissederim.

Swatch, İsviçre saat sanayini nasıl kurtardı?

İsviçreliler, yüzyıllar boyunca, saat sanayine, el yapımı ve güvenilir ürünlerle hakim oldular. Ama, 1970’li yıllara gelindiğinde, İsviçreli saat yapımcıları, kaderlerini etkileyecek bir karar aldılar: Dijital saat üretmek, onların klaslarına uymazdı.

Belki de haklıydılar. Dijital saatler, pahalı bir yeni ürün olarak ortaya çıkmışlardı. Ama, kısa bir süre sonra, klasik saatlerden çok daha ucuza üretilebilecekleri anlaşılmıştı. İsviçreliler, döküntü  olarak gördükleri dijital saat sanayini, bunları üreten Japon ve Hong Kong’lu firmalara bıraktılar. Nasıl olsa, tüketicilerin büyük çoğunluğu, gerek tasarım, gerekse de güvenilirlik açısından İsviçre saatlerini tercih edeceklerdi.

Ama, sandıkları gibi olmadı. Seiko, Casio gibi markalar, dijital saatlerin kalitesini yukarı çekip, ortalama kalitenin üzerinde saatler üretmeye başladılar. Her ne kadar, İsviçre, pahalı ve kaliteli saat piyasasının (400 dolar ve üstü) yüzde 97 sini elinde tutmaya devam ettiyse de, 19802li yıllara gelindiğinde, düşük (75 dolar ve altı) ve orta (75-400 dolar arası) kaliteli saat piyasasının yüzde 97’si Japon ve Hong Kong markalarının eline geçti.

İsviçre, saat sanayindeki üstünlüğünü hızla kaybediyordu. Yüzyıllık geleneğe sahip olmak, artık avantaj değil dezavantaj haline gelmişti. İsviçreliler bütün bu gelişmelere rağmen tavırlarını değiştirmediler ve tüketicilerin akıllarını başlarına toplayarak, İsviçre yapımı saatlere dönmelerini beklediler.

Bekleyiş umutsuzdu. İsviçre patentli yüzlerce saat şirketi, bu sürecin sonunda ya iflas etti, ya da başkalarına satıldı, ya da bu işle uğraşmaya niyetlenen bankaların eline düştü. İşte bütün bunlar olurken, İsviçreli bir saatçi, Ernst Thomke,  işini gücünü bırakıp, yeniden saat sektörüne dönmeye karar verdi.

Thomke, yirmi yıl kadar önce, onbeş onaltı yaşlarında bir delikanlı iken, ülkenin en büyük saat yapımcısı SMH’nin parça bölümü olan ETA’da çırak olarak çalışma hayatına başlamıştı. Ama, orada uzun süre kalmadı. Bern üniversitesinde tıp ve kimya okudu hükümet adına araştırma yaptı, sonra da Beecham firmasının İsviçre şubesine girerek burada yönetici konumuna kadar yükseldi.

1978 yılında bir gün, bürosunda otururken, ETA’nın genel müdürlüğüne yükselmiş bulunan eski patronundan bir telefon aldı. Kendisi emekli olmaya hazırlanıyordu. Aradan geçen yıllara rağmen, Thomke’nin ne kadar iyi bir eleman olduğunu unutmamıştı. Şirketin durumu kötüydü. Aklına da Thomke’den başkası gelmiyordu.Acaba, eski işine geri dönmeyi düşünür müydü?

Thomke şaşırdı. Ulaşmış olduğu makam güvenli,rahat üstelik hızlı uçaklara, motosikletlere ve otomobillere olan tutkusunu sürdürebilecek kadar pahalı bir yerdi. Girdisini, çıktısını bilmediği, üstelik ölmekte olan bir sektörde faaliyet gösteren, stresi bol bir kurum ve iş için bu makamdan vazgeçmeye değer miydi? Thomke düşündü ve “evet” dedi.

Şirkete, önceki pazarlama ve araştırma deneyimlerine dayanarak, yeni bir ruh katmak için geldi. Gelir gelmez de, Japon saldırıları karşısında şirketin ne denli zayıf kaldığı konusunda hayrete düştü. Bu sıralarda, Japonlar, pahalı saat piyasasına ince ve zarif bir ürünle girmeye hazırlanıyorlardı ve söz konusu saatin yanında, en kibar İsviçre saatinin bile kaba saba kalacağı düşünülüyordu.

Thomke, şirketteki mühendisleri topladı ve onlardan, altı ay içersinde, Japonlarınkinden 2 milimetre daha ince bir saat tasarlamalarını istedi.

Thomke, sonraları, konuyla ilgili düşüncelerini anlatırken şunları söyleyecekti: “Dışarıdan bakıldığında, rekabet, insana anlamsız gelebilir. Ben, onları, yeni teknik çözümler bulacakları, yeni parça ve piller geliştirecekleri ve şirketin bütün yaklaşımını yeniden düşünecekleri bir pozisyona konumlandırmak istedim. Aynı zamanda, İsviçre mühendisliğini bütün dünya saat sanayine göstermeleri için bir kıvılcım çakmalarını talep ettim.”

Mühendisler, bu çılgınca öneri karşısında, altı ay sürecek hummalı bir faaliyete giriştiler. Sonuç, istenilenin de ötesindeydi. Thomke’ye kalınlığı sadece 1 milimetre olan bir saat sunuldu. Yeni saatin tasarımı da bir devrimdi. Mühendisler, parçaları ayrı ayrı üretip saatin oyuğuna koymak yerine, bütün mekanizmayı, doğrudan saatin kasasına yerleştirmişlerdi.

Kısaca, yapılan sadece saat kalınlığının ortadan kaldırılması değildi., saat yapımındaki komplike basamaklarda ortadan kaldırılıyordu. Saate Delirium adı verildi ve yıl sonunda piyasaya sürüldü. Sonuç başarılıydı. Delirium, tanesi 4700 dolardan, 5.000 adet satmıştı.

Bu başarı üzerine, Thomke, dijital saatleri kendi sahasında yenmeye karar verdi ve mühendislere yeni bir hedef gösterdi: 10 İsviçre frangından daha düşük bir fiyata, yani 66.5 dolara, klasik bir dijital saat üretilecekti.

Mühendisler, iki hafta çalışıp, Thomke’ye, gayet nazik bir biçimde “aklını kaçırmış olduğunu” söylediler. Sadece, en ucuzundan saat aksamının maliyeti 25 frank idi. 10 franka saat imal etmek ise kesinlikle imkansızdı.

Thomke, o günü sonradan anarken, “bana, bunun yapılamayacağını söylediler ve konu kapandı” diyor “ çünkü, saatçilik, mühendisler tarafından yönlendirilen bir sanayidir”. Yalnız, iki mühendis, Jacques Muller ve Elmar Mock, gönüllü olarak imkansızı denemek istediklerini söyleyerek birer adım ileri çıktılar.

Muller ve Mock, delirium’dan elde ettikleri tecrübeyi yeni projeye yansıttılar. İlk etapta, hareketli aksam sayısını 90’dan 51’e indirdiler. Geleneksel metal saat kasaları yerine de, plastik kullanarak maliyeti yüzde 40 düşürdüler. 

Sonra, işçilik maliyetlerine yöneldiler. Klasik yöntemde, saat parçaları önce monte ediliyor, sonra saate yerleştiriliyordu. Bu da, saatin birkaç kez ters yüz edilmesini, bu işlemler sırasında da, baştaki parçaların sabitlenmesini gerektiriyordu. Kısaca, pahalı ve zaman kaybettiren bir yöntem söz konusuydu. Mock ve Muller, saatin parçalarının sadece üst taraftan yerleştirilmesini mümkün kılan bir yöntem geliştirdiler ve işlemin sonucunda da saatin arka kapağını lazerle kapattılar. Gerçi bu yöntem saatin tamirini imkansız hale getiriyordu. Ama olumlu bir yanı vardı. Saat, 10 feet’e kadar su geçirmez oluyordu. Bu işin uygulanabilmesi için bir fabrika kuruldu ve İsviçre kalitesinden asla taviz verilmedi. Aksamlar, milimetrenin 1/500 ‘ ü kadar hata payıyla, plastik kasalar ise şoklara dayanacak güçte üretiliyordu.

Ve önemlisi, iki genç mühendis, Thomke’nin koyduğu “10 franklık saat” hedefine ulaştılar. 1 Temmuz 1980 de zafer kazanmış komutan edasıyla, tasarımlarını göstermek üzere Thomke’nin odasına gittiler.

Thomke, yeni saat üretimi, reklamı ve pazarlaması için derhal kolları sıvadı. Tabii, yeni çocuğa bir de ad koymak gerekiyordu. Promosyon bölümü hemen bir isim listesi oluşturmaya başladı. Fakat, isim konusunda, SHM’nin çalıştığı Amerikan ajansı McCannErickson’un “Swiss” ve “Watch” kelimelerini bir araya getiren önerisi “Swatch” ‘ı beğenildi ve isim tuttu.

Plastik kasanın tasarım ve renk konusunda sağladığı kolaylık, özellikle gençlere pazarlanmasında önemli bir rol oynadı. Başarının anahtarlarından biri bu oldu, bir diğeri ise, fiyatının ucuzluğu nedeniyle, insanların, bu saatlerden birkaç tane alıp, günlük psikolojilerine, faaliyetlerine ve giysilerine göre kullanmalarıydı.

İlk Swatch, 1983 yılında, 40 dolarlık etiketle piyasaya sürüldü. Bu fiyat, ana model için, on yılı aşkın bir süre sabit kaldı. Şirket, saatin reklamını da gerçekten ses getirecek boyutlarda yaptı. Saatin, 500 feet uzunluğunda, 13 ton ağırlığında çalışan bir modeli yapılarak, Almanya’da Frankfurt’un en yüksek gökdelenine asıldı.

Swatch, her yıl, 140 farklı tasarımı ve koleksiyoncular için yapılmış sınırlı sayıda özel saatleri piyasaya sürer. Bugüne dek çocuk kitabı illüstrasyonlulardan, omlet desenlilere kadar 100 milyon Swatch satıldı. Orijinal desenlileri piyasa fiyatının birkaç misline satan koleksiyoncular ı oluştu. Koleksiyon yapmayanlar da birkaç saat aldılar. Bugün, her Swatch müşterisinin ortalama üç Swatch’ı bulunuyor.

SHM genel Müdürü Nicholas Hayek, ünlü işletme dergisi Harvard Business Review’de yayınlanan bir yazısında, Swatch’ın öyküsünden alınması gereken iki ders olduğunu yazdı:

“İlk olarak, ücretlerin yüksek olduğu bir ülkede, kalite açısından yüksek, maliyet açısından düşük ürünler meydana getirmek mümkündür. Dikkat edin, meydana getirmek diyorum, tasarlayıp satmak değil. Biz bütün saatlerimizi, bir sekreterin, Malezya’da ya da Tayland’daki mühendisten daha yüksek maaş aldığı İsviçre’de üretiyoruz… Hepimiz dünya piyasasında rekabet eden küresel şirketleriz. Fakat, bu, içinde yaşadığımız topluma karşı bir bağımız olmadığı anlamına gelmez….Herkes, yaşadığı yerde bir şeyler yapmalıdır. Bir ülke, knowhow’unu ve uzmanlığını kaybettiğinde, zenginlik yaratabilme kapasitesini ve mali bağımsızlığını da kaybeder. Bir şirket kitleye dönük üretim yapacak ise, bunu ancak Asya’da ya da Meksika’da yapacağı konusunda inanışı değiştirmeliyiz. Üst düzey yönetici, elemanlara, “biz, bu ürünü, burada, daha ucuza ve dünyanın diğer ülkelerinden daha kaliteli üreteceğiz” demeli. Gerisi onların işi.

İkinci ers ise, birincisiyle bağlantılı. İsviçre ve ABD gibi yerlerde, çocukluğunuzun ve gençliğinizin fantezilerine ve rüyalarına sarılarak, kitleye yönelik üretim yapabilirsiniz. Büyük bir İsviçre firmasının genel müdürünün fantezi konusunda konuşması insanlara komik gelebilir. Ama, başarımızın ardında yatan sır budur. Bu İsviçre ya da herhangi bir Avrupa ülkesi için sıra dışı bir tutumdur. Biz, Genellikle, bir çok fikri, üzerinde hiç düşünmeden hatta gülerek göz ardı ederiz. Swatch’ın tasarım bölümü çalışanları on yıl önce kendilerine, şu çılgın soruyu sordular: “Neden biz, albenili, düşük maliyetli,yüksek kaliteli İsviçre malı bir saat üretmeyelim? Bankacılar bize kuşkuyla yaklaştılar, Yedek parçamızı yapan bazı şirketler, bizimle çalışmayı reddettiler. Bizim, çılgın bir ürünle, ülkedeki saat sanayini batıracağımız düşünüyorlardı. Fakat, Swatch ekibi direnişi kırdı ve iş başarıldı”

 

Alan Lakein-- ZAMAN HAYATTIR

,zaman yönetimi

 

1-ZAMANINIZ NİÇİN SİZİN İÇİN ÖNEMLİ OLMALI?

 

Zaman hayattır. Hiç bir saniye geri gelmez. Zamanı, harcanan para gibi görmek lazımdır. Bu kitap da zaten bunu anlatmaya çalışmaktadır. Bu kitabın yazarı olarak ben size olan zamanınızdan fazlasını veremem. Hepimiz haftada 168 saat ile yaşamak zorundayız. Ama olan zamanınızı daha etkili kullanmanıza yardımcı olabilirim. Haydi başlayalım o zaman!

 

2-KAZANCINIZ: HAYATINIZIN KONTROLÜ

 

Zamanınızı kontrolden kastettiğim şey, ne çok sıkı ne de çok gevşek olmalıdır. Bunu çok sıkılmış elle serbest kalmış ele benzetebilirsiniz. İki durum da zararlıdır. Önemli olan hareketlerin yavaşça yapılmasıdır. Hedef dengeli kontroldür. Fazla organize kişi, iş bitirici ve saat kurdu; alın size üç tane aşırı tip. Fakat bunlardan hiç biri hoş değildir. Çünkü insan her zaman aynı kalamaz. Şartlara göre davranışları da değişir. Bu kitapta sunulan önerilerin uygulanmasında son kararı siz vereceksiniz. Size uygun gelenleri seçebilirsiniz. Bu kitabın gayesi nasıl daha çok değil de daha akıllı çalışabileceğini ve sonunda kendiniz, aileniz ve ev arkadaşınız için; ya da “zamanınız olmadığı için” sürekli ertelediğiniz rüyanız için daha fazla zamana sahip olduğunuzu gösterecektir.

 

3-KENDİNİZİ KOYVERİN;KAÇIN AMA YA DA KARAR VERİN

 

Çok yakın bir geçmişe kadar insanların hayatlarını gereksinimleri yönlendiriyordu. Bugün insanlar daha çok seçeneklerle karşılaşmaktadır. Önümüzde yapmamız istenen çok şeyler vardır. Yani herkes zamanımızın bir kısmını istiyor. Fakat tabii ki kabul etmek gerekir ki, bazen başkalarının yapmanızı istediği şeyleri yapmanız gerekir. Ama her zaman değil. Siz bunlardan yapmak istediklerinizi yapın. Hayatınızda konumlarınız devamlı surette değişmektedir. Öyleyse kendinizi yeni şartlara karşı hazırlamalısınız. Geçmiş konumunuzdan çok şimdiki konumunuz için zaman seçimleri yaptığınızda anın olmak istemelisiniz. Bazen istekleriniz çatıştığınızda insana karar verme işi zor gelmektedir. Bu durumlarda ne olursa olsun insan karar verebilmeyi öğrenmesi gereklidir. Belirli sosyal kararları niçin verdiğinizin farkında mısınız ? İşte size olasılıklardan birkaçı: Alışkanlık, Başkalarının talepleri, Kaçışçılık, Anlık durum, İhmal ve Bilinçli karar. Bu kararlardan hoşlanabilirsiniz. Fakat bu kararların sonuçlarından memnun değilseniz daha fazla bilinçli çaba gerekli demektir. Zor durumlarda kendinizi koyuvermek hayale dalmak ya da kaçmak ne kadar da çekici gelir insana. Ama gerçekten yapmak istediğiniz bu mu ? Bir alternatif var. Kendinizi koyuverebilir ya da kaçabilirsiniz; ama karar da verebilirsiniz.

 

4-KONTROL PLANLAMAYLA BAŞLAR

 

Kontrol planlama ile başlar. Planlama bir konuda şimdiden bir şeyler yapabilmeniz için geleceği bugüne taşımaktır. Planlama yaparken profesyonellerden ders almak lazımdır. tıpkı bir profesyonel bir fotoğrafçı gibi. Planlamayı Planlama yaparken profesyonellerden ders almak lazımdır. tıpkı bir profesyonel bir fotoğrafçı gibi. Planlamayı düşünmekten ziyade yazarak listeler oluşturmak gerekir. Planlamada ABC öncelik sistemini kullanın işleri önceliklerine göre ABC harfleri olarak harflendirin. Tahmin ederim ki çok istifadeli olacaktır.

 

5-HAYATTAN GERÇEKTEN NELER İSTİYORSUNUZ ?

 

Yazılı bir hayattaki hedefler saptaması, gerçekte ne yapmak istediğinizi keşfetmenize bunu gerçekleştirmek için motive olmanıza yardımcı olacak ve harcadığınız zamanlara bir anlam kazandıracaktır. yazılmayan hedefler çoğunlukla “seyahat” ya da” milyoner olmak” gibi net olmayan ve ütopik hayaller olarak kalırlar. Hayattaki hedeflerimiz hakkında alıştırmalar yapmalıyız. Hedeflerinizi kısa süreli olarak belirleyiniz. Daha sonra hayatınızı belli süreyle sınırlayıp ona göre hedeflerinizi belirleyin. Bu planlamalar üzerinde çalışın Önemli olan şudur; düzgün bir zaman yönetimiyle tercih ettikleri etkinliklerin çoğunu bugünden yapmaya başlamamaları için dişe dokunur hiçbir neden yoktur. Hedeflerimizde çatışmalar olabilir. Hedef çatışmaları öncelikler belirlenerek çözümlenebilir. Hayattaki öncelikleri saptamamız gerekir.

 

6.HEMEN ŞİMDİ BAŞLAYIN.

 

Daha henüz fikirlerinizi değerlendirmek ya da sansürlemek çabasına girmeyin. Ayrıca bir işi yapamayabileceğiniz düşüncesiyle kendinizi kelepçelemeyiniz. Bir şeyi listenize yazdığınızda onu yapmak zorunda kalacağınız korkusunun sizi rahatsız etmesine izin vermeyin. Ama imkansız rüyalar bile gelecek için bir takım yaralar içerebilir. Hedefleri yapılacak işlerle karıştırmayın. Unutmayın; iş yapılabilen bir şeydir. Hedefiniz daha sağlıklı yaşamak olabilir. Bu amaca ulaşmanızı sağlayacak işler, bu akşam tatlı yememek, bu hafta içinde üç kez antrenman yapmak ve yirmi dört saat için sigarayı bırakmak olabilir. Bir sürü olası iş sıralamakta dürüst davrandıysanız şu anda elinizde çok fazla iş ve hepsini yapmaya yetmesi imkansız bir süre olmalı. Öncelik belirleme zamanınız gelmiştir; şimdi yaratıcı ve hayalci olmak yerine pratik ve gerçekçi düşünmemiz gerekli. Bu işe başlamanın yolu, az öncelikli maddeleri bulup defterden silmektir.

 

Şimdi yapacaklarımızı tekrar gözden geçirelim.

1-Olası uzun vadeli hedeflerinizi sıralayın.

2-Şuan için geçerli öncelikler belirleyip A’lık hedefler tanımlayın.

3-A’lık işlerin programını yapın.

4-Bu programları uygulayın

 

7-PROGRAM YAPMANIN YARARLARI

 

Hayattaki önemli hedeflerinizi gerçekleştirme olasılığınızı artırmak için her gün zamanınızı yeniden planlamalısınız. Ne kadar meşgul olursanız olun hep plan yapmaya zaman ayırmalısınız. Plan yapmak için günün başında ya da sonunda on dakika ayırın, çabalarınızın karşılığını bin katıldığınızı göreceksiniz. Planlamanın genellikle sabah ilk iş olarak ya da gün sonunda yapılması iyidir. Sabah saat beşte, evdeki herkesten önce kalkılmalı ve bu sessiz zamanı en önemli işe, plan yapmaya ayrılmalıdır.

Size gereken şey zamanınızın her anını kaydetmek değil zamanınızı programlamak çünkü önemli zaman ayarlamalarıyla gerçekten yapmak istedikleriniz için çok zaman yaratabilirsiniz. Unutmayın, önemli işler için hep yeterli zaman bulunur. En meşgul kişiler yapmak istedikleri şeyler için zaman buluyorlar. Bunun nedeni de başkalarından çok zamanları olması değil, bu olayı özenli planlamalar yaparak zaman yaratmak olarak görebilmeleridir. İnsanların iyi çalıştıkları zamanları vardır. Biz bunlara birincil zamanlar diyoruz. Birincil zamanlar, iç ve dış olmak üzere ikiye ayrılır. Tüm iç birincil zamanınızı birincil projelere ayrın Dış birincil zamanda dış kaynaklara (genellikle insanlara)kararlar, sorular ve bilgi alışverişi için en rahat ulaşılabilecek zamandır. Etkili zaman programı yapabilmek için gevşek olun. Ortaya çıkabilecek beklenmedik durumlarla baş edebilmek için esnek olmanız gereklidir.

 

8-VARLIĞINDAN BİLE HABERSİZ OLDUĞUNUZ ZAMANI NASIL BULACAKSINIZ?

 

İnsanların çoğu önemsiz işlerde vakitlerini harcayarak, asıl yapması gereken işlere vakit ayıramamaktadırlar Bu da işlerin birikmesi neticesini doğurmaktadır. Zaten başarısız yöneticilerin çoğunun ailelerine vakit ayıramayıp, yo ğun iş mesaileri altında ezilen insanlar olduğu yapılan araştırmalarda belirlenmiştir. Eğer işleri rahatlamaya ve hiçbir şey yapmamaya zaman bulacağınız biçimde ayarlarsanız çok şeyi başarabilirsiniz ve bunu da büyük zevk alarak yapabilirsiniz diye düşünüyorum. Bir müşterime yaptığım telkinlerle; yaptığı etkinlikleri dinlemeyi dengelemesini öğrettim. Benim fikrime göre, bazen hiçbir şey yapmamak da dahil hiçbir şey tam bir zaman kaybı değildir. Bazen daha çok boş vakit oluşturmanın tek yolu içinizdeki talepleri kendi inisiyatifinizle azaltmaya çalışmanızdır.

 

Ev hanımlarının en büyük sorunu, işlerin yoğunluğundan dinlenmeye fırsat bulamamalarıdır.Ev hanımları için düzenli biçimde programlarını bir boş zaman çizelgesini özellikle tavsiye ederim. Eğer bir ev hanımı zamanını etkileyen dış değişikliklere karşı duyarlı olursa, sık sık daha önceden fark etmemiş olduğu fazladan birkaç saat bulabilir Ben, normal durumlarda iki üç ilerisine bakıp ufukta nelerin olduğunu soruşturmanın iyi bir fikir olduğunu düşünürüm.

Geçiş zamanlarını iyi değerlendirmeniz gerekir. Daha önce de bahsettiğim gibi, ben sabah saat beşte kalkarım, ve iki saatlik geçiş zamanını günümüzün kalanında hayattaki hedeflerimde ilerleyebilmem için o gün yapılacak işleri planlayarak geçiririm. İş zamanını gerçekleştirmenin başka yoları da vardır. Rahmetli Robert Kennedy’nin tıraş olurken Sheakspeare oyunları dinlediği anlatırdı. Aslında molalar değerlendirilmesi için gerekli bire bir boş vakitlerdir. bu vakitlerde yapmanız gereken kısa süreli bir işi yapabilirsiniz. Genellikle tam teşkilatlı bir öğle yemeği müthiş zaman kaybıdır. Doktorların çoğu günde üç sağlam öğün yemeğe kesinlikle karşılar. Bekleme zamanlarından da yararlanabilirsiniz. Uykunuzun işe yaramasını sağlayın. Doktorların bulgularına göre birçok insan fiziksel gereksinimleri olmadığı halde birçok insan uykuda geçiriyor. İnsanlar yapmak üzere işe alındıkları ve kendilerinden istenen işi yapt ıkları sürece her an meşgul görünmek zorunda olmamalılar gibi geliyor bana. Fazladan dakikalarınız oluştukça üzerlerine atlayıp bunları hayattaki hedef A’lık iş zamanına çevirmeye hazırsanız hayattaki hedeflerinize ulaşma yolunda bir başlangıcı araya bir yerlere sıkıştırabilirsiniz. Bunu yapmanın çok iyi bir yöntemi, benim özel önem taşıyan hedefler dediğim, bir haftayla bir kaç ay arasında değişen süreleri kapsayan hedef programları oluşturmaktır. Bu hafta mümkün olduğunca az yemek yapıp az bulaşık yıkamaya çalışan bir ev hanımı mutfağına, üzerinde mutfaktan çıkıp eğlenmeye bak! Yazan kocaman bir yazı asmıştır. Zaman mı yok? Şaka yapıyor olmalısınız!..

 

9-ÖNCELİKLERİNİZİ EN İYİ ŞEKİLDE DEĞERLENDİRİN

 

Her gün daha fazla şey başarmanın temel sırrı; her gün yapılacak işler için bir öncelik listesi oluşturmak gereklidir. Yalnızca günlük listeler işe yarar. Daha fazla iş başarmanın gerçek sırlarından biri de, her gün bir yapılacaklar listesi hazırlamaktır. Ben listenize sıradan maddeleri katmamanızı ama bugün önceliği için olan özel bir dikkat ya da çaba olmadıkça yapılmayacak her şeyi yapmanızı öneririm. Ne kadar üzerinde dursam azdır; öncelikler belirlemelisiniz. Şimdi listenizi tarayın ve B’lerden önce A’ları, C’ den önce de B’leri yerine getirin. Kafanızı listenizi tamamlamaya takmayın. Önemli olan listeyi tamamlamak değil, zamanınızı en iyi şekilde değerlendirmektir. İyi bir zaman kullanmasının sürekli ilerleyen bir A’lık listesi vardır ve hangi A’yı yapacağına ya da bunun nasıl yapılacağına takılıp kalmaz ya da belirli bir A hakkında mükemmeliyetçi davranmaya çalışmaz. Onun yerine, günlük olarak bir takım A’lık işleri yapar ve zamanını en iyi şekilde nasıl değerlendirebileceğini belirlediğinde o işi yapmanın zamanının hemen o anda gelmiş olduğunu unutma!

 

10-YAPILMADAN KALMASI DAHA İYİ OLAN İŞLER

 

Ne kadar da rutin işlere bakıp da, daha önemli işleri, yetersiz yapıyorum demekten kurtulmak için yapmadan bırakırız. Evde denenememiş beşyüz yemek tarifi dururken kulağa çok lezzetli gelen yeni bir tarif alan ev hanımı, muhteşem bir keşif yapmış olmanın kısa vadeli hissine yenik düşerken aslında topladığı tarifleri deneyecek fırsatı hiç bulamadığı için zamanını harcamış oluyor. Ama kendinizi kandırmayın. A’larınızı yapamama nedeniniz zamanınız olmaması değil bütün bu C’leri yapmakla uğraşıyor olmanızdır. Size 80/20 kuralını öneririm. 80/20 kuralı, 10 maddelik bir listede, bu maddelerden iki tanesini yapmanızın listedeki değerlerin çoğunu (%80) sağlayacağını belirtir. Bu iki maddeyi bulun, onları A belirleyin ve yapın. Kalan sekiz tanenin çoğu kalsın, çünkü bunların sağlayacağı değer en yüksek değerli iki maddenin sağlayacağından çok daha azdır. Nixon 1960’daki kampanyasının son günlerini 50 eyaletin hepsini ziyaret sözünü terine getirmek için Alaska, Hawai ve Wyoming gibi eyaletlere koşturarak geçirirken Kennedy kendisine çoğunluk sağlayacak eyaletleri geziyordu. Tabi ki bu ona seçimi kazanmak gibi bir rüyanın gerçekleşmesinde yardımcı olmuştu. A’lık işleriniz için zaman yollarından biri de kendinizi zaman ayırmaya zorunlu hissettiğiniz C’lerin sayısını azaltmaktır. Bu da önemsiz C’lerin A’lık işler için tehir edilmesiyle olur. Birçok yönetici, kendilerinde işlerinde yararlı olabilecek kitapları okuyabilecek zamanları olmadığından şikayetçiler. Öte yandan her ay gazete okumak için yeterli saatler bulabiliyorlar. Belki de bunun nedeni gazetelerin her gün kolayca bulunabiliyor, daha ucuz ve haber kadar eğlence için okunuyor olması olabilir. Kitapları almak için genellikle bir çaba göstermeniz gereklidir, daha pahalıdırlar ve temel kabul edilip ciddi okunurlar. Sonuç olarak, birçok yönetici yılda yüzlerce gazete yalnızca birkaç kitap okur. Ama bence hızlı okumaktan çok akıllıca okumak önemlidir. Karımla birbirimize yüksek sesle kitap okumak gibi bir alışkanlığımız vardır. Bu şekilde yılda yaklaşık yirmi kitap okuyoruz. Eğer hedefimiz verimlilik olsaydı yan yana oturup bu kitapları kendi kendimize şimdikinin dörtte biri kadar sürede okuyabilirdik. Bu hikayeyi aktarmamın nedeni, bir şey yapmanın en verimli yolunun her zaman en iyi yol olmak zorunda olmadığına sizi ikna etmektir. Yüksek sesle kitap oldukça verimsizdir, ama birlikte zaman geçirmek için harika bir yoldur.

 

11-KENDİNİZİ VE DİĞER İNSANLARI İDARE ETMEK İÇİN

 

Hiçbir zaman herkesin istediği her şeyleri yapamazsınız, her şeyi birden yetiştirmek için yeterli zaman yoktur. Bazen en iyi çözüm daha işin başında hayır demektir. Derhal uygun bir şekilde ve nezaketle kullanılan bu tek sözcük size çok zaman kazandırabilir. Birileri sizden bir şey istediğinde doğrudan doğruya hayır diyemiyorsanız, uzlaşmanın yollarını arayın. Başkalarının isteklerini sizi dibe çekmesini önlemek için birçok stratejiden hangisini seçerseniz seçin, düşünceli olmanız her zaman yararlıdır. Başka insanlarla onların zamanları konusunda düşünceli olmak için özel bir çaba harcarsanız onların da size ve zamanınıza saygı duyma olasılığı büyük olur. Sizin de istediğiniz bu değil mi? Yapacaklarınızı yapmak için zaman.

 

12-KENDİNİZ İÇİN SESSİZLİK ZAMANI YARATIN

 

Sessizlik zamanınızı meydana getirebilmeniz için birtakım işlerinizi başkalarına devretmelisiniz. Bu da tabii ki alt birimleri daha yetkili kılmaktan geçer. Kendinize ulaşılabilirlik saatleri oluşturun. Bu zamanlar dışında rahatsız edilmenizi engellemiş olursunuz. Bu durumu sizi arayanlara yumuşak bir dille veya etkili sloganlarla anlatabilirsiniz.

 

13-LAKEIN’IN SORUSUNU SORUN

 

Kim günde bin kere plan yapmak için on beşer dakikasını ayırabilir? Hiç kimse. O zaman hiçbir şeyinizi bitiremezsiniz. O zaman Lakeın ‘n sorusunu sorun. Lakeın’ın sorusu şudur; şu anda zamanını en iyi nasıl değerlendirebilirim? Bu soruya ilk cevabı verdiğinizde sizi tatmin etmiyorsa, Lakeın sorusunu tekrarlayınız. Ama bu soruyu her zaman sorun tabii bu soruyu anlamak için gözünüzün önüne görebileceğiniz yere yerleştirin. Mükemmeliyetçi olmak sadece minimum bir değer elde etmek için çok fazla çalıştığınız anlamına gelebilir. Hızlı çalışıp iyi iş çıkarmak yeteneği sahibi olmaya çalışın. Çünkü hızlı çalışma temposu bir avantajdır. Mükemmeliyetçi değeri %80 I çabanın son %20 lık kısmına geldiği zaman yaralıdır. Mükemmeliyetçilik, bir gömlekteki son kırışıklıkları ütülemek ya da düşük öncelikli bir mektupta yazım hatalarını kontrol etme gibi işlerde bir zaman kaybıdır. Bir şeyi yarım saat içinde bitirmemiz gerekliyse saati ona göre kurun.

 

14-DELİKLİ PEYNİR YÖNTEMİ

 

Her araç gibi bir plan da sadece kullanılırsa değerlidir. Eylemle hayata geçirmediğimiz sürece en iyi planlar bile gündüz düşleri olarak kalırlar. Oyalanma! bu hem kısa vadeli hem de uzun vadeli hedeflere ulaşmaya çalışan herkesin karşısına çıkan temel tökezleme taşlarından biridir. Ama oyalanmanın sizi kontrol etmesine izin vermektense olumlu bir şeyler yapmaya ne dersiniz? Seçiminiz güncel yada geçerli olmadığı için bir planı uygulamazsanız onun nedeni oyalanma değil, esnek ve uyumlu olma isteğidir. Oyalanmak, iyi bir A1’lik iş bulmuş, seçiminizin geçerliliğini kesinleştirmiş ve iş üzerinde harcayabileceğiniz en azından birkaç dakika bulmuşken hala bu işi yapıyor olmanızdır. Eğer her seferinde zor A1’e başlamak yerine kolay bir C’yle uğraşmayı seçerseniz oyalanıyorsunuz, önemli olan şeyden kaçıyorsunuz demektir. Size delikli peynir metodunu bir misalle anlatayım. İste size bütçe sorununu halletmek için birkaç delikli peynir atağı, geçen yılın bütçesinin bir kopyasını almak, iletişim kurmanız gerekecek insanlara karar vermek, bütçeyi tartışmak için bir toplantı ayarlamak ya da yanınızda çalışan biriyle yemeğe gidip işin bir kısmını ona devretmek. Olası anlık işlerin listesini yaparken dikkat etmeniz gereken kural sudur; liste, kolayca ve çabucak başlatılabilecek ve bir şekilde Bezdirici A1’le ilişkili olan maddelerle sınırlanmalıdır. Delikli peynir yaklaşımının altında yatan sav, 5 dakika ya da daha az bir zamanda bir şeylere başlamanın gerçekten de mümkün olduğudur. dakika ya da daha az bir zamanda bir şeylere başlamanın gerçekten de mümkün olduğudur.

 

15-HEMEN İŞE SARILABİLMEYİ SAĞLAYACAK ANLIK İŞLERİ NASIL BULACAKSINIZ ?

 

Eğer A1’ lik işe sarılmakta zorlanıyorsanız; daha ayrıntılı planlama yapın. Bir şeyle ilgilenmeye başlamak için insanın elinde en azından biraz bilgi olması gerekir. Biraz bilgi, daha fazlasını istemeye yetiyor. Hobi dergilerini kimler okur? Hobi hakkında zaten bir şey bilenler. Daha fazla bilgi edinmekte daha fazla işe sarılmayı sağlayan anlık bir iştir. Okumak çoğu insan için en kolay anlık işlerden biridir. Daha fazla bilgi edinmenin başka yolu da insanlarla konuşmaktır. A1’inizle ilgili hiçbir şey yapamayacak durumdaysanız bir ilerletici iş deneyin. Bir rapor hazırlamaya başlamanızı sağlayacak belirgin bir anlık iş, raporun kapsayacağı noktalar hakkında notlar almaktır. En etkili ilerletici işlerin çoğu sadece birkaç saniye sürer.

Doğru kanalı seçmek yararlı ilerletici bir iştir. Basit fiziksel hareketlerin gerçekten de anlamlı bir işe sarılmaya götürdüğünü çok yaşadım. Bazen ruh haliniz bir şeyle bir şeyler yapmaya uygun olmasını beklemek en iyisidir. Kendinizi yapmak istemediğiniz bir şeyi yapmaya zorlayarak çok fazla enerji harcamak istemezsiniz. Ama genellikle özellikle de A1’ iniz olarak belirlediğiniz işi oldukça karmaşık ve birbirinden farklı bir şok adımdan oluşuyorsa projenin en azından bir kısmının sizin şu andaki ruh halinize uyması çok muhtemeldir. Sizin işiniz bu zayıf noktayı bulmaktır. Belki de işlere başlayamamanızın nedeni motivasyon eksikliğinizdir. Bu durumda motivasyon sağlamak için birkaç dakikanızı ayırmak iyi bir yatırımdır. Bir işi gerçekleştirmeyi karar verdiğinizde kendinize mecburiyet düşüncesini hakim kılın. Başkalarına vaatte bulunun. Çoğunlukla çok sevimsiz de olsalar, teslim tarihleri de insanı elime zorlar. Daha sonra yapmak yerine bir teslim tarihi sözü vermek iyi bir iş, iyi bir teşviktir. Toplantılar özel bir teslim tarihi türüdür. Çoğu toplantılar, birileri A1’lik bir işi kolayca ya da kendi başına yapamadığı için düzenlenir. Bir toplantı düzenlenmesini istemek işe sarılmayı sağlayacak bir anlık iş olabilir. Ama bu tür bir toplantıya katılmak kesinlikle öyle değildir. Genellikle işleri kendi kendinize daha iyi becerirsiniz.

 

16-İŞLERLE İLGİLİ KALMAK İÇİN UYARI DEĞİŞİKLİKLERİ YARATMAYI DENEYİN.

 

Her zaman bir sonraki adımı deneyin, sıkılmaya gerek yok. Hareketlerinizi kontrol altına alacaksanız tek şansınız doğru uyarıcı değişikliğini bulmaktır. Genellikle ara vermek size yetecektir. En çok işe yarayan yöntem, işi yapma biçiminizi değiştirmektir. Bilgi ya da fikir toplamaktan yorulduysanız, elinizdekileri işleyin. Hazırlık aşamalarına o kadar dalabilirsiniz ki bu şekilde her projeyi ölüme götürebilirsiniz.

 

17-BAZEN YAVAŞLAMAK İŞİN İZE YARAR.

 

A1’den kaçıp başka bir şey yapmak üzere olduğunuzu hissederseniz, kendinize hararetle karar zamanında olduğunuzu söyleyin. Bunun ne kadar önemli bir zaman olduğunu kendi kendinize hatırlatın. Yavaşlamak için kendinizi uyarın. Ve A1’ e olan nefretinizi yenmeye yardımcı olmak için şu üç yolu kollayın.

1-Sevimsizlikle doğrudan yüzleşin.

2-Gecikmeden kaynaklanacak daha büyük sevimsizlikleri fark edin.

3-Sevimsizliği dengeleyecek bir şevk yaratın.

 

18-KORKUNUN YOLUNUZA ÇIKMASINA İZİN VERMEYİN

 

Psikolog ve psikiyatristlerle olan sohbetlerim sırasında her türlü kaçışın altında korkunun yattığına ikna olduğum için öncelikle korkuya değineceğim. Korkunuzu yenebilirsiniz, o sevimsiz A1’ide yapabilirsiniz. Duygularınızın sizi yıldırmasına izin vermeyin. Sizin de yıllardır beslediğiniz korkularınızı ilk defa yenmeye çalıştığınızda her şeyin bu kadar iyi gideceğini pek tahmin etmiyorum. Ama bir daha ki sefere herhangi korku yüzünden A1’lik işinizle de, oyalandığınızdan şüphelendiğinizde, artık ortaya çıkmaya korkacak duruma gelene kadar bu korkunuzu yok etmeyi, sınırlamayı, judo lamayı ve şişirmeyi deneyin.

 

19-GECİKMENİN GERÇEK BEDELİ

 

Karar zamanına geldiğinizde ve sevimsiz A1’i yapmak yerine oyalanmak üzere olduğunuzda, şüphelendiğinizde gecikmenin sonuçlarını düşünmek için birkaç dakika ayırmak sizi çoğunlukla hemen hizaya sokar. Bir iş zamanında yapılmadığı müddetçe o işi gerçekleştirme imkanı azalır. İşte size oyalanmanın sorun ve fazladan iş yarattığı bir örnek: Arabanızın yağını değiştirmeyi çok ihmal ederseniz üreticinin garanti süresinin dolmasından iki ay sonra yaklaşık 375 dolarlık bir motor tamir masrafı vermek zorunda kalabilirsiniz. Riskleri göz önünde bulundurun. Teslim tarihi deliliğini önleyebilmenin bir yolu; işlere sarılmadan önce o kadar çok beklemeyin, kendinize teslim tarihinden önce biraz daha fazla zaman tanıyın. Baskı tam olarak oluşmamış olsa da biraz daha erken başlamayı deneyin. Bence, iyi çalışmak için gerekli baskı düzeyini azaltmayı öğrendikçe iradenizi kuvvetlendirdiğinizi de göreceksiniz. Kendinizi daha rahat hissedecek ve zamanınızı daha iyi kontrol edebildiğinizi keşfedeceksiniz.

 

20-YARARLARI VURGULAMAYI ÖĞRENİN

 

Bir işe başlamadan önce o işin kazandıracağı artı puanlarla ile eksileri tespit edin. Uzun ya da karmaşık bir işi yaparken yararları vurgulamak özellikle faydalıdır. İşi tamamen bitirdiğinizde alınacak ödüllerde önemlidir. Bu kitabı yazmayı bitirdikten sonra bir tatil yapacağım. Hemen erişeceğiniz bir ödülü hayattaki hedeflerinize bağlamak faydalı olur. İşin değerini gözünüzün önünde tutmanın bir yolu da A1’

de çalışmaya devam ederseniz olacakları kendinize önceden biraz tattırmanızdır. Sevimsiz A1’i yapmanızı sağlamanın bir başka yolu da, bu işi bir oyuna çevirmektir. Sık sık belirli bir raporu hazırlaması gereken bir sekreterseniz bu kez hiç daktilo hatası yapmadan yazmayı deneyin. Bir önceki sefer kaç hata yapmış olduğunuzu bir kağıt parçasına not edin ve bu sefer bu skoru geçip geçemeyeceğinize bakın. Yararları vurgulayın ve A1’i. bitirmeye daha yaklaşın.

 

21-KAÇTIKTAN SONRA NASIL GER İ DÖNECEKSİN İZ?

 

A1’i yapmıyorsanız onun yerine başka bir şey yapıyorsunuz demektir. Aslında değeri ne olursa olsun bu başka bir şey, kısmen A1’i yapmaktan ya da düşünmekten bir kaçış olduğu için çekici gelir. İşte size sık sık kullanılan yedi kaçış:

 

1-Kendini işe gömme: Golf oynamak için gününün geri kalanını tatil etmek.

2-Sosyal olmak: Telefonda oyalanmak.

3-Okumak. Daha önce okunmaya değer olmadığı gerekçesiyle alt çekmeceye kaldırmak.

4-Kendiniz yapmak: Bir referans kitabının üç temel sayfasının fotokopisini çektirmek yerine bir saat boyunca not almakla uğraşmak.

5-Abartmak: Tam bir tertip ve verimlik örneği olmak için masanızın içini ve dışını pırıl pırıl yapmak.

6-Kaçmak: Kolaylaştırması gerekmeyen bir şeyleri kolaylaştırmak; öğle yemeği saatini uzatmak.

7-Hayal kurmak: Beklediğiniz terfinizden gelecek fazla paraları nasıl harcayacağınızı düşünmek Bir önceki gün partide ne kadar da komik bir espri yaptığınızı hatırlamak.

 

Bu kaçışlardaki sorun, A1’i yapıyor olmanız gerekirken bunları kaçış olarak kullanmaya alışmış olmanızdır. Bir de duygusal kaçışlar vardır: Kendini suçlu hissetme, sinirlenme, kafaya takma. Bu tür duygulara dalmak, A 1’le uğraşmaktan kaçmak için sık sık kullanılan bir yoldur. Zamanınızı en iyi değerlendirme şekli A1’i yapmaktır.

Bununla karşılaştırınca her şeye nispeten zaman kaybıdır. Karar zamanında A1’i seçeceğinizden emin olmanın bir başka yolu da tüm kaçış yollarınızı tıkamaktır. Bu kaçış yolları muhteliftir. Hemen hemen herkes için büyük kaçış televizyondur. Kendinizi azad edin! Televizyonunuzu birilerine verin ve A1’inizi kovalayın. Bazen oyalanmayı olumlu olarak kullanabilirsiniz.

 

22-GELECEK SEFERE NASIL BAŞARILI OLACAKSINIZ?

 

Aşağıdaki noktalarda iradeye ihtiyacınız olacak.

1-Kendinizi bezgin ve telaşlı hissederken plan yapmak.

2-Denediğiniz anlık işlerin bazılarının sonucunda bir şey çıkmasa da bir projeye devam etmek.

3-Yapılacak önemli ama sevimsiz bir A1’iniz varken en sevgili kaçışlarınızı kullanmamak.

4-Daha önceki başarısızlıklara rağmen olumlu bir yaklaşımı koruyabilmek.

5-Her gün hayattaki hedefleriniz için bir şey yapmak.

6-Gerçek ya da hayali korkuların üstesinden gelmek.

7-Tam önünüzde duran kolay (ama önemsiz) bir şeyi yapmak için direnmek. Çoğu insanların iradelerini geliştirmeye çalışırken yaptıkları hata kendilerini çok fazla zorlamalarıdır.

 

İlk çabaların başarılı olmasını sanayide yeni bir yeteneği öğrenmeyi oldukça kolaylaştırdığını araştırmalar belirlemiştir. Kanada Kraliyet Hava Kuvvetlerinin alıştırmaları alıştırmayı yapanların bir sonraki gün daha fazla çaba gerektiğinin neredeyse hiç farkına varamayacağı biçimde günden güne artan ama birkaç aya yayılan toplam etkisi kendisini çok iyi belli eder. Normalde insanların iradelerini bilinçli olarak kullandıkları yer zaman ona gereksinimleri olduğu zamandır. Ama bunu sadece iş zorken ve sizin de olabilecek her yardıma ihtiyacınız varken uygularsanız sık sık başarısız olmanız hiç de şaşılacak bir durum değildir. İrade vahşi bir at gibidir. Vahşi bir atı üretici işler için yapması için eğitmek istiyorsanız bunu ondan kaçarak başaramayacağınız kesindir. Burada anafikir, at yanlış yönde gidiyor da olsa onunla birlikte kalmaktır. İradenizi geliştirmeye karar verirseniz şunu unutmayın; kendinizi çok fazla zorlamayın. Dayanma sınırlarınızın ötesine uzanmaya çalışmayın. Kendinizi kopma noktasına kadar germek yerine kapasitenizi yavaş yavaş arttırma yoluna gidin. Unutmayın, biraz daha iradeli olmanız zamanla iradenizi çok daha fazla geliştirmenizi sağlayacaktır.

 

23-ELİNİZDEN GELENİN EN İYİSİNİ YAPIP BUNU BAŞARI OLARAK DEĞERLENDİRİN

 

Hatalar yüzünden umutsuzlu ğa kapılmayın. Deneme yanılma, insan olmanın bir parçasıdır. Her hatanın sizin ilerideki başarılarınıza biraz daha yakınlaştırdığını düşünün. Hata sürekli olmamalıdır. Bu deneyi yaşamış biri olarak sürekli hata yapmak (ve başarılı olmak) için yeni alanlar ararım.

Bilimsel araştırmalarda yapılan çok sayıda hata genellikle başarıya götürür. İşini kaybetti,(1832); yasama meclisine seçilemedi,(1832); iş hayatında başarısız oldu, (1833);yasama meclisine seçildi,(1834);sevgilisi öldü,(1835);duygusal bunalım geçirdi,(1836); temsilciler meclisi başkanlığına seçilemedi,(1838); kongreye aday olmayı başaramadı, (1843);kongreye seçildi,(1846);yeniden seçilemedi,(1849); senatoya giremedi,(1854);Başkan yardımcılığına aday olmayı başaramadı,(1856); senatoya yine giremedi,(1858);ama(1860) yılında Abraham Lincoln A. B. D Başkanı seçildi. Hayat yalnızca en iyi çabalar bazında yaşanabilir Başarısızlığın size denemekten vazgeçirmesine izin vermeyin. Sonuç olarak, siz de her dakikadan daha fazla zevk alabilir, mesleğinizde ve kişisel yaşantınızda daha başarılı olabilir ve çok daha az çabayla çok daha fazla şey başarabilirsiniz. Bugün sizin için gerçekten de bir dönüm noktası olabilir. Hayatınızdan daha fazla zaman alabilirsiniz. Bu durumda şu anda zamanınızı en iyi nasıl değerlendirebilirsiniz?

Levi’s madenden çıkıp, moda dünyasına girdi.

 

Merhaba Arkadaşlar,

Aşağıda yazmış olduğum yazıyı sadece hikaye şeklinde değilde aynı zamanda girişimcilik, yönetim, pazarlama, innovasyon(rekabet üstünlüğü sağlayan ve bu sayede para kazandıran yaratıcılık.Kesinlikle yeniden yapılanmayla karıştırmayınız.İsteyen arkadaşlara daha detaylı bilgi verebilirim.) ve reklamcılık gözüyle de bakmanızı öneririm. Özellikle innovasyon konusuna çok özel önem vermenizi rica ederim. Zira bütün şirket ve kişilerin ayakta kalmalarına yardımcı olacak yegane sistemlerden bir olacağıdır. Gelecekte bunu düzgün uygulayan firmalar , pazarlama başarılarıyla birlikte çok ileri düzeylere ulaşabileceklerdir.

 

Hayatta, bir blucinden daha gerekli ne olabilir ki? Günümüzün bu “in” giysisi, uzun süreler işçi tulumundan ibaret olarak görüldü ve ana babalar, eğitimciler ve burjuvazi tarafından sürekli aşağılandı. Bu anlayış 1950’li yıllarla birlikte değişmeye başladı. James Dean, Giant filmindeki rolüyle blucin pantolonların kovboyları bile yakışıklı gösterebileceğini bütün dünyaya kanıtladı. 1960’ların “proleter şıklığında”, özellikle yıkanmış, taşlanmış, eskitilmiş kumaştan yapılan blucinler herkesin üzerinde görülmeye başlandı. 1970’lerle birlikte, tasarımcılar, eski blucinlerden kat kat pahalı, özel kesimli pantolonları piyasaya sürdüler.

Levi’s blucinlerin serüveni, 1829 yılında, Baverya’da, Loeb Strauss adında Yahudi asıllı bir çocuğun gözlerini dünyaya açmasıyla başladı. Onaltı yaşındayken, babası, yetersiz beslenme sonucu öldü. Leob’un annesi, Yahudi düşmanlarıyla dolu Bavyera’da oturmanın çocuklarına iyi bir gelecek sağlayamayacağını görerek, kendisi ve iki kardeşini yanına alarak,1847 yılında yeni dünyaya göç etti. Loeb, burada, bir süre sonra adını değiştirerek, daha Amerikanvari bulduğu Levi adını kullanmaya başlayacaktı.

Levi Strauss’un iki ağabeyi, ABD’ye yerleşince, New York’ta, kuru gıda ticaretine başladılar. Levi, 1848 yılına kadar onların yanında kalıp ticaret öğrendi, sonra da, Kentucky’e giderek, sırtında bir bohçayla, kasaba kasaba dolaşıp, iğne, iplik, kumaş ve diğer dikiş malzemeleri satmaya başladı. Hayali, kendisini bohça taşımaktan kurtaracak bir at arabası almak ve bir dükkan açmaktı. Ama yeterince para kazanamıyordu. Sonunda o da kendini altın çılgınlığına kaptırdı.

1849 yılıydı ve California’da altın bulunmuştu. İşçisinden, doktoruna, öğretmeninden avukatına, on binlerce insan, altın bulup zengin olmak amacıyla Batı’ya göç etti. 24 yaşındaki Strauss’da, onlarla birlikte zengin olma hayalleri kurmaya başlamıştı. Ama, altın arayarak değil, ticaret yaparak… Batı’ya insan akımıyla beraber, ihtiyaç mallarında kıtlık baş göstermiş ve fiyatlar fırlamıştı. New York’ta 5 sente satılan bir elma, California’da 50 sente alıcı bulabiliyordu.

Strauss, ağabeyinin dükkandan aldığı malları, Güney Amerika’nın güneyinden dolaşarak batı kıyılarına gidecek bir gemiye yükledi. Beş ay süren bir yolculuktan sonra, San Francisco’ya vardı. Getirdiği dikiş malzemelerine inanılmaz bir talep vardı. Rivayete göre, Strauss’un mallarının bulunduğu gemi, daha limana girmeden, sandallarla kıyıdan gelen tüccarlarca çevrilmiş ve Strauss’un bir top kanvası (çadır bezi) dışında bütün getirdikleri anında satılmıştı. Yalnız, topu satmaya kalkıştığında, tüccarlar yaka silkmişti. Aralarından biri “kanvas mı demişti”…hadi canım sen de. Bize sağlam mal lazım. Bütün gün kazmaya, pantolon dayanmıyor.” Strauss, bu söz üzerine, elindeki kumaşı bir terziye götürecek ve bu kahverengi kumaştan, sağlam dikişli pantolon yaptıracaktı.

Pantolonlar kısa sürede kapışıldı. Strauss, bunun üzerine, New York’tan daha fazla kanvas istedi. Bu arada, boş durmadı ve limanda altın aramaya gitmiş denizciler tarafından terk edilmiş 700 civarında geminin yelkenlerini sökmeyi başardı. (Bu gemiler sonra suyun dibindeki çamura batırıldı ve üzerlerine yürümek için tahta kaldırımlar inşa edildi.)

Levi ve eniştesi David, bir süre sonra, kuru gıda satan bir dükkan açtılarsa da,Levi, pantolon işini de sürdürdü.Gemilerle gelen ne kadar dayanıklı kumaş varsa, onları alıp pantolon dikti. Bunların altın madenlerinin ve kasabaların yakınında, Rough and ready, Belbug, Henpeck City, Grounhog’s Glory gibi adlarla pazarlamaya başladı. Altın aranması sırasında durmadan eğilip, diz çöküldüğünden, cepler maden parçaları ile doldurulduğundan pantolonların sağlamlığının önemi daha iyi kavrıyordu. Yalnız, madenciler içi çamaşırı giymediklerinden, kanvas pantolonun pişik yaptığından şikayet ediyorlardı. Onların gözdesi, Fransa’da Nime kentinden gelen bir pamuklu kumaş türüydü. Madenciler “Serge de Nime” etiketli paketlerine bakıp, bu kumaşa “ denim” adını koymuşlardı (ABD’de hala pamuklu kumaşlardan yapılmış blucin tipi pantolonların kumaşına “denim” deniyor). Strauss, ayrıca, lekeleri gizleme özelliğinden ötürü, lacivert rengin madenciler arasında en popüler renk olduğunu öğrendi.

Levi, 1853 yılında, Levi strauss and Company adlı şirketini kurarak, zamanının tümünü bu işe ayırmaya başladı. Yalnız küçük bir sorun vardı:pantolonlardaki cep sorunu hala çözülememişti. Madenciler, kullandıkları aletlerin cep dikişlerini kısa sürede söktüğünden şikayetçiydiler. Dahiyane kıvılcım, bu kez, Strauss’un değil, Nevadalı terzi olan, Litvanya göçmeni, Jacop Davis’in kafasında çakmıştı. Jacop’da, Strauss’un kine benzer bir sorunla uğraşıyordu. Kocasının ceplerinin durmadan yırtılmasından şikayetçi olan bir müşterisi, sağlam cepli iş giysileri ısmarlamıştı. Terzi Jacop “ cep ağızlarına neden zımba konmasın” diye düşündü. Sonuç mükemmeldi. Zımbalar, dikişi sorunun kökünden halletmiş, Jacop 18 ay içinde, 200 parça pantolon satmayı başarmıştı.

Jacop Davis getirdiği yeniliğin farkındaydı ve patent için resmi makamlara başvurmak istiyordu. Yalnız bu sefer, başarılı erkeğin arkasındaki kadın, destek değil köstek konumundaydı. Kocasını, patent hakkı için 68 dolar yatırdığı taktirde evi terk etmekle tehtid etti. Jacop, hem karısını tatmin edecek, hem de patenti alacak orta bir yol düşündü. Levi Strauss and Company’e mektup yazarak, patenti finanse etmesi karşılığında buluşunu paylaşmayı önerdi. Terzi Jacop, iki örnek pantolonla birlikte yolladığı mektupta şöyle diyordu: “ Bu pantolonların sırrı ceplerin zımbalı olması. O kadar çok talep ver ki, yetişemiyorum. Bir pantolonu 2.50 ila 3 dolardan satıyorum. Fakat, buluşum komşularımın dikkatini çekmeye başladı ve eğer patentini almazsam, yakında herkes tarafından taklit edilecek, böylelikle de bu buluştan para kazanmak imkansızlaşacak. Sayın baylar zımba benim buluşum olduğuna göre, masrafları karşılayarak, benim adıma, patent için başvurmanızı rica ediyorum. 68 dolar, sizin bu buluş sayesinde elde edeceğiniz satış artışı karşısında küçük miktardır. Bu sayede, pantolonlarınızı daha yüksek fiyatla da pazarlayabilirsiniz….”

Bu buluş, satışlarda patlamaya neden oldu. Buluşun ilk yılında, Levi, Batı kıyısında toplam 21.600 adet pantolon sattı. Bir süre sonra, fermuardaki zımbalar, ilginç bir nedenden dolayı kaldırıldı. Tüketicilerden gelen yüzlerce mektup, fermuardaki zımbaların, kamp ateşinin önünde otururken, ısıyı gereğinden fazla ilettiğinden yakınıyordu. Arka cepteki zımbalar da, oturulan yerleri çizdiği yolundaki şikayetler üzerine önce kaplandı, sonrada yerini sağlamlaştırılmış dikişlere bıraktı.

Levi Strauss and Company zamanla büyük bir şirket haline geldi. Şirket, sadece blucinleriyle değil, çalışanlarına sağladığı iş ortamı ve savunduğu sosyal haklarla da üne kavuştu. Ama her zaman aynı çizgiyi sürdüremedi. ABD’de her yirmi-otuz senede bir göçmenler hakkında oluşan paranoyanın etkisiyle ve 1800’lerin Çinlileri dışlayan ortamında, Levi’s, “ Ürünlerimiz kendi fabrikamızda, gözetimimiz altında ve sadece BEYAZ İŞGÜCÜ tarafından üretilmektedir” diye reklam yaptı.

Bu iddia, mide bulandırıcı olduğu kadar, yalandı da. Her ne kadar, Levi’s mamulleri 60 beyaz kadın tarafından dikiliyor olsa da, kumaşların kesimini yapan bir Çinliydi. Şirket, Çinli işçilerini ısrarla işten çıkarmak istemiş ama bir türlü, söz konusu işi yapabilecek kalitede “ beyaz adam” bulamamıştı.

Ama şirket, daha sonraları, bu ayıbını affettirmek için önemli adımlar attı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Afrika kökenli Amerikalıları işe alan ilk şirketlerden bir tanesiydi. Irkçılığın daha da yoğunlaştığı güney illerinde bile, Levi’s, siyahları beyazlardan ayırmadı ve siyahların çalışma alanlarını düşük ücretli işlerle sınırlı tutmadı. Bugün, Levi’s, kadrolarının bir kısmını azınlıklara ve kadınlara ayırmıştır ve çalışma koşulları, birçok şirketinkinden daha iyidir.

Ütopik Sosyalist Gillette, jileti nasıl keşfetti?


 

Merhaba Arkadaşlar,

Aşağıda yazmış olduğum yazıyı sadece hikaye şeklinde değilde aynı zamanda girişimcilik, yönetim, pazarlama, innovasyon(rekabet üstünlüğü sağlayan ve bu sayede para kazandıran yaratıcılık.Kesinlikle yeniden yapılanmayla karıştırmayınız.İsteyen arkadaşlara daha detaylı bilgi verebilirim.) ve reklamcılık gözüyle de bakmanızı öneririm. Özellikle innovasyon konusuna çok özel önem vermenizi rica ederim. Zira bütün şirket ve kişilerin ayakta kalmalarına yardımcı olacak yegane sistemlerden bir olacağıdır. Gelecekte bunu düzgün uygulayan firmalar , pazarlama başarılarıyla birlikte çok ileri düzeylere ulaşabileceklerdir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Kral Camp Gillette’in en büyük özelliği ilginç bir adam olmasıydı. Bir kere, kendisine, babasının arkadaşı onuruna verilmiş “Judge King” (yargıç kral) gibi bir adı vardı. (Judge ve King birer lakap değildi, annesiyle babası ona resmen bu adı koymuşlardı.)

Annesi de bir tuhaftı, Fanny Lamira Camp, Michigan Ann Arbor kentinde doğmuş olan ilk beyaz kadın olmakla övünürdü. 1887 yılında piyasaya çıkan ve birkaç baskı birden yapan ünlü “ Beyaz Saray Yemek Kitabı’nın “ yazarıydı. Kitabı yazarken, arkadaşlarına, “çıngıraklı yılan yahnisi eti, papağan yemeği gibi orijinal yemek tariflerimi de kitaba dahil etsem mi “ diye sormuştur.

Gillette’in babası George, profesyonel posta müdürü ve 1874 yılındaki Chicago yangınında yedek parça dükkanını kaybetmiş amatör bir mucitti. Gillette babasının yolundan yürüdü. 1872 yılında, henüz 17 yaşındayken, bir yedek parça kuruluşunda maaşlı olarak çalışmaya başladı. Dört sene içinde, tezgahtarlıktan, gezici satış sorumluluğuna yükselmişti bile.

Gillette, günlerini yeni şeyler icat etmekle geçiriyordu. 1879 yılında, musluk tıpalarıyla ilgili bir icadının patentini aldı. On yıl sonra da, yeni tip elektrik kablolarının patentini…Bu icatlardan hiç biri, ona büyük paralar kazandırmadı, ama inandığı yolda devam etmesini sağladı.

Patronlarından biri, ondaki pazarlama yeteneğine ve mucitlik şevkine hayran kalmıştı. Bahsettiğimiz kişi, aslında kendisi de bir mucit olan, Baltimore Seal Şirketinin sahibi William Paiter idi. Tıkalı tuvalet ve mutfakları açmaya yarayan icadı bayağı iş yapmıştı. Ama kendisini Harun kadar zengin eden buluşu, bugün bile kullandığımız, içi mantarlı, gazoz kapağıydı.

Paiter, kırk yaşındayken, Gillette’i himayesi altına aldı. 1885 yılında da ona hayatı boyunca yol gösterecek olan o büyük öğüdü verdi: “Yahu King, sen de benim gazoz kapağı gibi kullanılıp atılan bir şeyler icat etsene… Müşteri yenisini almak için geldikçe para kazanırsın.”

“İlk başta kolay gibi görünüyor” dedi King. “Ama, kapak gibi, iğne gibi, herkesin kullandığı ne kadar ıvır zıvır mal olabilir ki?.”

Paiter düşündü. “Bilinmez…” dedi “ Belki, hiçbir zaman bu tür şeyler bulamayacaksın. Ama yine de üzerinde düşünmeye devam et”. King düşünmeye devam etti. Hatta, bir saplantı derecesinde düşünüyordu. Kafası, sürekli, kullanılıp atılacak bir şeyler aramakla meşguldü. Çevresini bu gözle gözlemliyor, sözlük karıştırıyor, insanların nelere ihtiyaç duyacağı konusunda listeler oluşturuyor, ilham perisinin geleceği o anı sabırsızlıkla bekliyordu. Ama, perinin geldiği filan yoktu. Sonuç, hep, sıfıra sıfır, elde var sıfırdı.

Nihayet, günlerden bir gün, çok önemli bir şey keşfetti. İcadın ilham perisiyle falan bir ilgisi yoktu. Bu, çok daha büyük, daha önemli, kutsal bir şeydi. Gillette, önemli olanın, eşya değil, insanın, bütün sosyo ekonomik sistem içersindeki yerini yeniden keşfetmek olduğunu anlamıştı.

Keşif, Scranton/Pennsylvania’da bir otel odasında gerçekleşti. Dışarıda, korkunç bir fırtına vardı ve bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. O gün, bütün randevularını iptal etmeye karar verdi ve pencereden dışarısını izlemeye başladı. Aşağısı, otomobil çılgınlığı devri öncesinde müthiş bir trafik kargaşası yaratmayı başarmış olan at arabaları ve yayalarla doluydu.

Gillette, önce bu trafiğin nasıl çözüleceğini düşündü ( Bugün bile hala çözülemedi..). Fakat sonra çok uzaklara sürüklendi. Aşağıda devrili duran manav arabasına bakarken, içeridekileri düşünmeye başladı. Bunların nereden geldiğini düşünürken, Brezilya’daki kahve plantasyonlarına, Küba’daki şeker kamışı tarlalarına, Doğu’daki baharat toplayıcılarına kadar uzandı.

Sonradan yazdıklarından, o dönemde, dünyadaki sanayileri, tek tek birbirinden ayrı birimler halinde düşündüğünü öğreniyoruz. Dünya sanayi hakkındaki düşünceleri birden değişecek ve yazacağı kitaba şu satırları düşecekti. “Sanayi, bir bütün olarak çalışan bir makine gibidir. İçinde, her ülkenin hükümeti ve bizim toplumsal, siyasi ve sınai ekonomilerimizin toplamı bulunur.” Dünya, bundan sonra, Gillette için koskoca bir makine haline geldi. Fakat bu makine verimsiz çalışıyordu ve insanları, hükümetlerden kurtaracak bir beyine ihtiyacı vardı.

Gillette bu beyinin kendisi olduğunu düşünüyordu. Dünyayı dev bir şirkete dönüştürecek adımların neler olduğunu teker teker açıklayacağı bir kitap yazmaya karar verdi. Ivır zıvır şeyler icat etmeyi bırakıp, dünyayı yeniden keşfedecekti.

Kitabını, 1894 yılında yayınladı. Adını, Human Drift (İnsanın sürüklenişi) koymuştu. Artık, arkasına yaslanarak, insanların, kendisinin ne kadar haklı olduğunu görüp, ona dünya çapında kurulacak “ Yirminci Yüzyıl” şirketinin başına getirecekleri anı beklemeye başladı. Kitap, gerçekten de ütopik ve sosyalist yayınlarda çarpıcı yazılarla tanıtılmıştı ve posta kutusu, destek mektuplarıyla dolup taşıyordu. Aralarında, “Yirminci Yüzyıl” şirketinin hisselerinden almak için para yollayanlar bile vardı.

Fakat, tam dünya şirketinin başkanlığını beklediği bir sırada, onu bu ütopik düşüncesinden saptıracak bir şey keşfetti. Her şey, bir sabah, yine bir otel odasında, ama bu kez aynanın karşısında olup bitti. Gillette, yıllar sonra, bu anı şöyle anlatacaktı: Bir sabah, tıraş olurken, usturamın ne kadar körleşmiş olduğunu fark ettim. Tıraş olamamak bir yana, usturayı biletmek için berbere götürmem gerekiyordu. Aynanın karşısında, elimde işe yaramaz bir usturayla, öylesine dururken birden kafamda bir şimşek çaktı. Tıraş bıçaklarında, yüzyıllardır en küçük bir gelişme olmamıştı ve eğer insanlara körelmiş tıraş bıçağını yenisiyle değiştirme imkanı sağlanırsa, bu bir devrim olurdu. Ve jilet, böylelikle doğmuş oldu.

Aslında, bu kadar da çabuk olmadı. Nickerson adındaki bir mühendisle işin ayrıntılarını halletmeleri 8 yıllarını aldı. Tecrübeli tornacılar ve metalürjisiler bu iş imkansız olduğunu söyledilerse de, Gillette onları dinlemedi ve metal alaşımları denemeye devam etti. Sonunda bütün sorunlar çözüldü ve ilk jilet, Gillette adıyla, 1903 yılında piyasaya sürüldü (52 yaşında. Bu yaştan sonra bir şey yapamam diyenlere duyurulur).

Şirket, o yıl, sadece, 51 yeni tip ustura ve 168 jilet satabildi. Gillette, geçimini hala pazarlamadan sağlıyordu. 1903 yılının Eylül ayında, reddedemeyeceği bir maaşla İngiltere’ye gönderildi. İstemeyerek de olsa, Gillette Traş Bıçağı Şirketi’ni, yönetim kuruluna bırakarak Amerika’dan ayrıldı.

Uzak kaldığı sürede, şirket iflas noktasına geldi. Hatta, bir ara, yönetim kurulu, bütün mal varlıklarını satıp dükkanı kapatmayı bile düşündüler. Fakat kısa bir süre sonra, yeni ürünün pratikliği kulaktan kulağa yayıldıkça, satışlar tırmanmaya başladı. 1904 yılında şirket 91.000 ustura ve 123.000 jilet sattı. O yılın Kasım ayında, Gillette İngiltere’deki pazarlamacılık işini bırakarak evine döndü.

Yine ütopik düşüncelerle ilgilenmeye başladı. Kitaplar yazdı, ünlü olmak sevdasıyla, jilet paketlerinin üzerine kendi resmini koydurdu. Dünyanın kendisini lider olarak kabul etmeyeceğini anlayınca, eski başkan Teddy Roosvelt’e dünya şirketinin başına geçmesi için 1 milyon dolar önerdi. Fakat Teddy’i ikna edemedi. Yirminci Yüzyıl şirketi hala kurulmamış, dünya sanayi tek bir şirket haline gelmemişti. Ve mucidimiz, gelecek kuşaklarca, kendisini öbür dünyada huzursuz etse de dünyaya ciddi bir ütopya sunduğu için değil, sinekkaydı tıraşı gerçekleştirdiği için anılacaktır.

McDonald’s, neden Big Mac’i istemedi?

Merhaba Arkadaşlar,

Aşağıda yazmış olduğum yazıyı sadece hikaye şeklinde değilde aynı zamanda girişimcilik, yönetim, pazarlama, innovasyon(rekabet üstünlüğü sağlayan ve bu sayede para kazandıran yaratıcılık.Kesinlikle yeniden yapılanmayla karıştırmayınız.İsteyen arkadaşlara daha detaylı bilgi verebilirim.) ve reklamcılık gözüyle de bakmanızı öneririm. Özellikle innovasyon konusuna çok özel önem vermenizi rica ederim. Zira bütün şirket ve kişilerin ayakta kalmalarına yardımcı olacak yegane sistemlerden bir olacağıdır. Gelecekte bunu düzgün uygulayan firmalar , pazarlama başarılarıyla birlikte çok ileri düzeylere ulaşabileceklerdir.

 

Bugünkü popülaritesine bakarak, Big Mac’in arkasında, sofistike Pazar araştırmalarının ve usta bir ekibin bulunduğunu düşünebilirsiniz. Ama kazın ayağı öyle değil. Her şeyden önce, fikir, McDonald’s ’ın değil ; başka bir fast food zincirinden “ödünç alınmış”. Dahası , Big Mac’in, 1968 yılında McDonald’s mönüsünde yer alması, şirketin sayesinde değil, tersine, ona rağmen gelişmiştir.

Şirketin öyküsü 1950’li yılların başına uzanıyor. San Bernardine California’lı McDonald’s kardeşler, bu yıllarda, ülkedeki ilk gerçek fast food restoranını açarlar. Adını “Hızlı servis sistemi” koydukları formülleriyle de, müşterilere “ucuz ve çabuk” hamburger, patates kızartması ve milkşeyk satmayı hedeflerler.

Birkaç yıl sonra, girişimci Ray Kroc, McDonald’s için franchise (şirketin şubelerini açma imtiyazı) vermeye başladığında, hızlı servis sistemini yeniden düzenlerler. Bu düzenlemeye göre, her işçi, sadece bir işten sorumlu olacak, ekip çalışmasına katılacak, lise ya da üniversite öğrencisi yaşında olacak ve ordudakine benzer beyaz bir üniforma giyecektir. (Kroc, yaklaşık bir on yıl, müessesede kızlara iş vermez. Kızların, hem işyerinde kurduğu paramiliter ( Orduya bağlı) yapıyı bozacaklarını, hem de , erkek hayranlarının onları görmeye gelip lokantada lüzumsuz bir kalabalık oluşturacaklarını düşünmektedir. McDonald’s, bu açık cinsiyet ayrımından ancak 1968 yılında vazgeçer. Şifahi olarak duyurulmuş bir karara göre, çalışacak kızlarda iki özellik aranmaktadır. (Namuslu ve çirkin olmaları…)

Bu arada, askeri yapılanma her işi çözmez. Kroc, bir yandan, yeni mönü çeşitleri bulunmaması durumunda, Hızlı Servis Sistemi’nin giderek yavaşlayacağından endişe etmekte ve yeni çeşitler aramaktadır. Diğer yandan da, ürünleri mükemmel hale getirmek için elinden geleni yapar. Örneğin patates kızartmalarını daha lezzetli hale getirmenin sırrını bulmak için tam 3 milyon dolar harcanır.

Mönü çeşidindeki yoksulluk, gerçekten bir süre sonra, müşterilerin ayaklarını restoranlardan kesmeye başlar; buna bağlı olarak da franchise alanların sayısında hissedilir bir azalma olur, yeni şubeler açılamaz.

Kroc en iyi ürünü bulmaya çalışmaktadır. Hızlı Servis Sistemi’ne uyum gösterebilecek bir dizi yeni ürün piyasada denenir. Ama, hepsinin sonucu hüsrandır. Örneğin, Kroc, 1950’lerin sonunda mönüye tatlı koymayı düşünür. Önce, fındıklı ve çilekli küçük kek ve pastalar satmayı dener. Sonuç başarısızdır.Bu kez minyatür boyutta, başka bir cins keki, tanesi sadece 15 cent’e satmaya çalışır. Kimse yanına bile yaklaşmaz, şansını küçükken annesinin evde pişirdiği “kolaki” adlı Bohemya pastalarında dener ama sonuç hep aynıdır.

Kroc çökmüştür. Umutsuzca, tatlı işine son verir. Sonra, Katoliklerin Cuma günü yemeleri için etsiz burger yapmayı düşünür. Mutfağa girer, kolları sıvar, tost ekmeğinin üzerine bir dilim peynir ve onun da üzerine bir dilim ananas koyar, fırına verir, “Halaburger” hazırdır. Şeytanın bacağını kırmış yeni ürün beklenen patlamayı yapmıştır.

Ama yeterli değildir. Gelecek 10 yıl içersinde, Kroc, hangi McDonald’s şubesine gitse yeni ürün talepleriyle karşılanır. Zaten, McDonald’s ‘ın en çok tutulan ürünüde, mönüdeki çeşitlerin azlığından bıkmış olan şube sahiplerinden birinin sayesinde dünyaya gelecektir.

Jim Delligatti, McDonald’s ‘ın en eski franchiser’larından biridir. Pittsburg yakınlarında bir düzine kadar şubenin sahibidir. Müşteri sayısında azalma hissedilir bir hale gelince, McDonald’s yöneticileri nezninde lobi yaparak, yeni bir ürün piyasaya sürmesi için izin istemeye başlar.

Peki yeni ürün nasıl bir şey olacaktır? Deligatti’nin kafasındaki, özel sosu ve içinde her türlü garnitürü bulunan iki katlı bir hamburgerdir. Fikir kendisine ait değildir. Big boy hamburger zincirinden açıkça çalınmıştır. Deligatti, 1967 yılında gerekli izni alana kadar Kroc’un başının etini yer. O yıl Pazar araştırmalarına geçilir ve bebeğe isim konur: Big Mac. Kroc, bazı koşullar öne sürer. Big Mac, sadece şehir dışındaki, arabayla gidilen McDonald’s şubelerinde satılacaktır. Bir de, McDonald’s hamburger ekmeği standartına sadık kalınacaktır. Deligatti “ peki”  der. Ama, McDonald’s ekmekleri bu iş için hayli küçüktür ve parçalanmadan üç parçaya ayrılması hemen hemen imkansızdır. Başka bir fırıncıya, daha geniş ve üzeri susamlı hamburger ekmekleri sipariş edilir.

Sonuç şaşırtıcıdır. Big Mac, birkaç ay içersinde toplam satışı % 12 artırmıştır. Deligatti, yeni ürünü, sadece şehir dışındaki değil, şehir içindeki şubelerinde de satmaya başlar. Diğer McDonald’s şubeleri de kendi Big Mac’lerini yapmakta gecikmezler. Yapılan Pazar araştırmalarında, Big Mac satan her McDonald’s şubesinin satışında ortalama yüzde 10’luk bir artış olduğu anlaşılır ve yeni ürünün ülke çapında dağıtımına geçilir.

Big Mac için bir de reklam kampanyası başlatılır. Reklam spotunda, yeni ürünün içindeki maddeleri birer birer sayılmaktadır. McDonald’s eski reklamcılarından, emekli ve Birmingham-Alabama’da sadece birkaç McDonald’s şubesi olan Max Cooper, bu spotu son derece etkisiz ve sıkıcı bulur. Kendi  şubelerinde yeni bir uygulamaya geçer. Big Mac Malzemesini dört saniye içinde hatasız sayana, bir adet bedava Big Mac verecektir. Reklam ajansı, dört saniyede “ iki yassı köfte, özel sos, kıvırcık salata, peynir, turşu, soğan ve üzeri susamlı yuvarlak ekmek” demeye çalışanların seslerini teybe kaydeder ve yeni reklam spotu buradan türetilir.

Sözcükler bir anda bütün Birmingham’ı kaplar. Yerel radyolar “ Big Mac” in içindekilerini dört saniyede söyleme yarışmalarını yapmakta, çocuklar, evde, okulda aynı sözcükleri defalarca tekrarlamaktadırlar. Big Mac satışları % 25 oranında artar. Sözcükler, yavaş yavaş, diğer eyaletlerdeki şubelere de yayılır ve McDonald’s pazarlama bölümü bu uygulamayı ülke çapında yapar.

Big Mac mucizesi, yeni ürün meraklısı diğer şube sahiplerini de harekete geçirdi. 1969 yılında, Knoxville’de oturan Litton Cochran, reçetesini annesinden aldığı dondurulmuş elmalı tartı piyasaya sürer. Başarı büyüktür ve yeni ürün de McDonald’s ulusal mönüsünde yer almakta gecikmez.

Bir başka şube sahibi de, müşterilerin, normal olarak, patates kızartmasını iki kez ısmarladıklarını, oysa, yaklaşık yarısının, bir defada sipariş edilirse, daha fazla hacimdeki bir porsiyon patatesi yiyebileceklerini düşünür. Böylelikle de, son yeni buluş, miktar olarak yüzde 60 hacimli, fiyat olarak ise yüzde 75 daha pahalı büyük porsiyon patates, McDonald’s ın ulusal mönüsündeki beklenen yerini alır.

 

 

Marlboro’nun kovboyu nasıl cinsiyet değiştirdi?

Merhaba Arkadaşlar,

Aşağıda yazmış olduğum yazıyı sadece hikaye şeklinde değilde aynı zamanda girişimcilik, yönetim, pazarlama, innovasyon(rekabet üstünlüğü sağlayan ve bu sayede para kazandıran yaratıcılık.Kesinlikle yeniden yapılanmayla karıştırmayınız.İsteyen arkadaşlara daha detaylı bilgi verebilirim.) ve reklamcılık gözüyle de bakmanızı öneririm. Özellikle innovasyon konusuna çok özel önem vermenizi rica ederim. Zira bütün şirket ve kişilerin ayakta kalmalarına yardımcı olacak yegane sistemlerden bir olacağıdır. Gelecekte bunu düzgün uygulayan firmalar , pazarlama başarılarıyla birlikte çok ileri düzeylere ulaşabileceklerdir.

 

Reklamlarda izlediğiniz Marlboro kahramanının, bir zamanlar, atın üzerinde sürülerini güden sert kovboy değil de, bir kadın olduğunu biliyor muydunuz? Merak etmeyin, burada transseksüel konumunda olan kovboy değil, sigara…

Evet yanlış duymadınız. 1924 yılında piyasaya sürülen Marlboro, dünyada kadınlar için üretilen ilk sigaralardan biriydi. Daha önceki yıllarda sigaranın kadınlara satılması, çocuklara satılması kadar ciddi bir tabuydu. “Her şey makbuldür1 anlayışının yerleştiği 1920’li yıllarda, kadınlar da, en az erkekler kadar kötü alışkanlıklara sahip olma hakları olduğunun farkına vardılar. O dönemde, sigaranın sağlığa zararlı olduğu araştırmacılar tarafından biliniyorduysa da, konu, toplum bilincine bugünkü kadar yerleşmemişti.

20’li yıllardaki değişime rağmen, sigaranın pazarlanması kolay olmadı. Reklamcılar, bir biçimde, kadınları, sararmış diş ve parmakların, nefes kesilmelerinin ve sabahları uyanınca tutan ağır öksürük nöbetlerinin kadınca bir şey olabileceğine inandırmak durumundaydılar. Philip Morris şirketi, yeni sigaranın statü simgeleyen, sofistike bir isme ihtiyacı olduğunu düşündü. O sıralarda, gazetelerin manşetlerinde, radyo haberlerinde hep Winston Churchill vardı ve kendisinin Marlborough kontu ile bağlantısı konuşuluyordu. Philip Morris’in pazarlamacıları, “Marlborough” sesini beğendiler ama paketin üzerinde güzel durmayacağı için “ugh” kısmını attılar.

Marlboro doğmuştu. Marlboro’nun 1920’lerdeki reklam kampanyası, bu sigaranın ne kadar kadınsı olduğu yönündeki temalara dayanıyordu. Filtrenin, itici ruj lekelerini kamufle etsin diye kırmızı bantla kapanması, “dudaklarınızı sigara kağıdından koruyan güzellik ucu” olarak tanıtıldı. Reklamlarda kullanılan “ Mayıs kadar yumuşak” sloganı, snob ( kendinden başka herkesin aptal olduğunu düşünen itici insan) bir cümleyle tamamlıyordu. “Kibar kadının beğenisi, sigaranın aristokratını oybirliği ile tercih eden beyefendilerin seçimini onaylıyor.”

Sonuçta Marlboro, kendini ayakta tutacak kadar olsa da, küçük bir tiryaki grubu yaratmayı başardı. Fakat zafer naraları atacak kadar da bir satış gerçekleşmemişti.

Yirmi yıl sonra, Philip Morris, sigarasını yeni bir tüketici kitlesine pazarlamaya karar verdi. Bu, akciğer kanserine yakalanmaktan korkan fakat bunu itiraf edemeyecek kadar maço olan erkek tayfasıydı. Bakın o yıllarda neler oldu…

1950’lerin başında bilim adamları, basında genişçe yer alan ve akciğer kanseriyle sigara tiryakiliği arasındaki bağlantıyı kuran bir çalışma yayınladılar. Sigara şirketlerinin korktukları başlarına gelmişti. 1953 yılında, ABD’de ilk defa sigara tüketiminde düşüş görüldü. Sigara şirketleri atik davrandılar ve derhal karşı atağa geçtiler. Bugün olduğu gibi, bilimsel çalışmaların sonuçlarının kesin olmadığını iddia ediyorlar ve bu arada kendi markalarının “ daha tehlikeli” markalara oranla sağlıklı olduğunu söylüyorlardı. Şirketlerin en çok zarar gören çeşitleri filtresiz sigaralardı. Tiryakiler, bir biçimde, filtreli sigaraların daha güvenli olduğunu düşünüyorlardı ama bu tür sigaralar, o güne dek , sadece kadınlara yönelik olarak pazarlanmıştı. Pek çok erkek, daha sağlıklı olduğunu düşündüğü için fitleri sigara içmek istiyordu ama öte yandan da, kadın sigarası içtiği için gülünç duruma düşmekten çekiniyordu.

Sigara üreticileri, erkelere yönelik filtreli sigara üretilmesine sürekli olarak karşı çıkmışlardı. Çünkü bu bir bakıma, sigara dumanının tatsız ve tehlikeli bir şey olduğu izlenimi uyandıracaktı. Yeni gelişen sağlık bilinciyle, bu inatlarından vazgeçmelerinin kendileri için yararlı olacağını anladılar. Ayrıca, filtre hacmindeki tütün, filtreden daha pahalı olduğu için, filtreli sigaralar, daha ucuza mal oluyordu. Üstelik, filtrenin dumanının sertliğini emmesi, daha düşük kalite tütün kullanılarak da aynı etkinin alınabileceği anlamına geliyordu. Sigara şirketleri, kar kokusunu almışlardı.

Philip Morris, bir estetik ameliyatla Marlboro’nun cinsiyetinin değiştirilmesine karar verdi. Şirket, Chicagolu reklamcı Leo Burnett’e havale etti. Burnett, o güne kadar, daha çok, sevimli ve çocuksu karakterler yaratmıştı. Marlboro’yu kadınlıktan uzaklaştırırken ise tam tersine, maço figürler kullanmaya karar verdi. Terli, göbekli gemi kaptanlarından, haltercilere, maceraperestlerden, inşaat işçilerine kadar pek çok değişik tipi içeren bir seri oluşturdu. Bu serinin ilk tiplemesi ise bir kovboydu. Ama, bir engel vardı. Philip Morris, bu kampanyanın başarılı olacağından emin değildi. Konuyu araştırmak üzere tutulan araştırma şirketinin hazırladığı rapor endişe vericiydi. ABD’de sadece 3000 civarında gerçek kovboy kalmıştı. Şehrin göbeğindeki bürosunda çalışan biri, kendini bu tür bir sembolle nasıl bağdaştıracaktı?

Burnett, yine de, tezini kabul ettirmeyi başardı ve şirketi kovboy konusunda ikna etti. Kampanya iyi iş yaptı. Marlboro, bir sene içinde marjinal bir sigara olmaktan çıkıp, en çok satan dördüncü sigara konumuna yükseldi. Bunun üzerine şirket, kaptanları ve diğer tiplemeleri bir kenara itip, yoluna kovboy imajı ile devam etmeye karar verdi.

Burnett’in reklamlarında kullandığı ilk oyuncular profesyonel modellerdi ve hayatlarında bir kere bile olsun ata binmemişlerdi. Bu eksiklik, filmlerden birinde, kovboyun kılık kıyafeti, bir kovboya yakışmayacak kadar temizdi ve üstüne üstlük, çelik mahmuzlar ters takılmıştı. Bu gibi hatalardan sonra, reklam ajansı, Teksas ve Montana gibi yerlerden gerçek kovboylar aramaya başladı. Ajans, 1955 yılında, kovboyun ellerine, tescilli bir dövme ilave etti. Reklam çekimlerinden sonra konuşan bir kovboy, yüzünün makyajı için üç dakika harcanmasına rağmen, elindeki dövmenin üç saatten fazla zamanda tamamlanmasından şikayetçiydi. Marlboro kampanyası hayli etkili oldu ve sigarayı zirvede tumayı başardı. 1971 yılında, televizyonda sigara reklamları yasaklanınca, Marlboro kovboyu basına ve billboard’lara yerleşti. Zaten ağzından tek bir kelime çıkmadığı için, bu değişim pek sorun yaratmadı. Tiryakilerin bir sonraki sigaralarını yakmayı düşünürken takındıkları o kendi içine gömülmüş ifade ile uzaklara bakmaya devam etti Marlboro kovboyu.

Kovboyu herkes sevdi. Üstelik, erkekleri etkilemeyi hedefleyen kovboy, kadınları da, sigara konusunda, en az erkekler kadar ikna etmişe benziyor. İşin tuhafı, zenci ve Latin Amerika kökenli ABD vatandaşları üzerinde de aynı etkiye sahip. Zenci veya Latin Amerika kökenli bir çok kovboy bulunmasına rağmen, bütün Marlboro adamlarının beyazlar arasından seçilmiş olması da, bir başka çelişkiye parmak basıyor. Öte yandan, Marlboro kovboyunun popülaritesi, aynı zamanda sigara karşıtı gösterilere de neden oluyor. Fransa’da, kovboy imajını sigara karşıtı sloganla kullanan bir dernek, Philip Morris’le mahkemelik olmaktan kurtulamadı. Philip Morris tazminat olarak istediği 3 milyon dolara karşılık, sadece 1 dolar alarak sembolik bir zafer kazandı, ama sonuçta sigara karşıtı reklamları kaldırmayı becerdi.

Bu arada, reklamlarda kullanılan konu mankenleri, sigara bağlantılı akciğer kanseri ve kalp krizi gibi sebeplerden öbür dünyaya göçerek, şirket için utanç kaynağı da oldu. Bu sebepten ötürü, Marlboro kovboyu bundan sonraki kampanyalarda, arka plana çekilecek gibi görünüyor. Marlboro, sektör uzmanlarının yeni tiryakiler yaratma hamlesi olarak adlandırdıkları bir taktikle, 1993 yılında ilk kez fiyat düşürdü ve kovboysuz Marlboro Macera Takımı” kampanyasını başlattı. Bu kampanyada, içilen her paket sigara ile macera yolunda kilometrelerce yol kat ediliyor, sonra da bunlarla Marlboro logolu spor gereçleri kazanılıyor.  

( Aslında spor gereçleri yerine, Marlboro logolu oksijen tüpleri, tekerlekli sandalyeler ve hastane yatakları verilse daha pratik olur.

 

 

 

 

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR

Bazı şiirler var ki insana gerçekten gelişim adına çok şey anlatabilir. Ataol Behramoğlu’nun aşağıdaki şiiri de bu nitelikte bir şiir, bir çok yazının veremeyeceği mesajı çok açık bir şekilde veriyor. Okuyup ardından derin bir düşünmenin zamanı…

YAŞADIKLARIMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

Şair : ATAOL BEHRAMOĞLU