Swatch, İsviçre saat sanayini nasıl kurtardı?
İsviçreliler, yüzyıllar boyunca, saat sanayine, el yapımı ve güvenilir ürünlerle hakim oldular. Ama, 1970’li yıllara gelindiğinde, İsviçreli saat yapımcıları, kaderlerini etkileyecek bir karar aldılar: Dijital saat üretmek, onların klaslarına uymazdı.
Belki de haklıydılar. Dijital saatler, pahalı bir yeni ürün olarak ortaya çıkmışlardı. Ama, kısa bir süre sonra, klasik saatlerden çok daha ucuza üretilebilecekleri anlaşılmıştı. İsviçreliler, döküntü olarak gördükleri dijital saat sanayini, bunları üreten Japon ve Hong Kong’lu firmalara bıraktılar. Nasıl olsa, tüketicilerin büyük çoğunluğu, gerek tasarım, gerekse de güvenilirlik açısından İsviçre saatlerini tercih edeceklerdi.
Ama, sandıkları gibi olmadı. Seiko, Casio gibi markalar, dijital saatlerin kalitesini yukarı çekip, ortalama kalitenin üzerinde saatler üretmeye başladılar. Her ne kadar, İsviçre, pahalı ve kaliteli saat piyasasının (400 dolar ve üstü) yüzde 97 sini elinde tutmaya devam ettiyse de, 19802li yıllara gelindiğinde, düşük (75 dolar ve altı) ve orta (75-400 dolar arası) kaliteli saat piyasasının yüzde 97’si Japon ve Hong Kong markalarının eline geçti.
İsviçre, saat sanayindeki üstünlüğünü hızla kaybediyordu. Yüzyıllık geleneğe sahip olmak, artık avantaj değil dezavantaj haline gelmişti. İsviçreliler bütün bu gelişmelere rağmen tavırlarını değiştirmediler ve tüketicilerin akıllarını başlarına toplayarak, İsviçre yapımı saatlere dönmelerini beklediler.
Bekleyiş umutsuzdu. İsviçre patentli yüzlerce saat şirketi, bu sürecin sonunda ya iflas etti, ya da başkalarına satıldı, ya da bu işle uğraşmaya niyetlenen bankaların eline düştü. İşte bütün bunlar olurken, İsviçreli bir saatçi, Ernst Thomke, işini gücünü bırakıp, yeniden saat sektörüne dönmeye karar verdi.
Thomke, yirmi yıl kadar önce, onbeş onaltı yaşlarında bir delikanlı iken, ülkenin en büyük saat yapımcısı SMH’nin parça bölümü olan ETA’da çırak olarak çalışma hayatına başlamıştı. Ama, orada uzun süre kalmadı. Bern üniversitesinde tıp ve kimya okudu hükümet adına araştırma yaptı, sonra da Beecham firmasının İsviçre şubesine girerek burada yönetici konumuna kadar yükseldi.
1978 yılında bir gün, bürosunda otururken, ETA’nın genel müdürlüğüne yükselmiş bulunan eski patronundan bir telefon aldı. Kendisi emekli olmaya hazırlanıyordu. Aradan geçen yıllara rağmen, Thomke’nin ne kadar iyi bir eleman olduğunu unutmamıştı. Şirketin durumu kötüydü. Aklına da Thomke’den başkası gelmiyordu.Acaba, eski işine geri dönmeyi düşünür müydü?
Thomke şaşırdı. Ulaşmış olduğu makam güvenli,rahat üstelik hızlı uçaklara, motosikletlere ve otomobillere olan tutkusunu sürdürebilecek kadar pahalı bir yerdi. Girdisini, çıktısını bilmediği, üstelik ölmekte olan bir sektörde faaliyet gösteren, stresi bol bir kurum ve iş için bu makamdan vazgeçmeye değer miydi? Thomke düşündü ve “evet” dedi.
Şirkete, önceki pazarlama ve araştırma deneyimlerine dayanarak, yeni bir ruh katmak için geldi. Gelir gelmez de, Japon saldırıları karşısında şirketin ne denli zayıf kaldığı konusunda hayrete düştü. Bu sıralarda, Japonlar, pahalı saat piyasasına ince ve zarif bir ürünle girmeye hazırlanıyorlardı ve söz konusu saatin yanında, en kibar İsviçre saatinin bile kaba saba kalacağı düşünülüyordu.
Thomke, şirketteki mühendisleri topladı ve onlardan, altı ay içersinde, Japonlarınkinden 2 milimetre daha ince bir saat tasarlamalarını istedi.
Thomke, sonraları, konuyla ilgili düşüncelerini anlatırken şunları söyleyecekti: “Dışarıdan bakıldığında, rekabet, insana anlamsız gelebilir. Ben, onları, yeni teknik çözümler bulacakları, yeni parça ve piller geliştirecekleri ve şirketin bütün yaklaşımını yeniden düşünecekleri bir pozisyona konumlandırmak istedim. Aynı zamanda, İsviçre mühendisliğini bütün dünya saat sanayine göstermeleri için bir kıvılcım çakmalarını talep ettim.”
Mühendisler, bu çılgınca öneri karşısında, altı ay sürecek hummalı bir faaliyete giriştiler. Sonuç, istenilenin de ötesindeydi. Thomke’ye kalınlığı sadece 1 milimetre olan bir saat sunuldu. Yeni saatin tasarımı da bir devrimdi. Mühendisler, parçaları ayrı ayrı üretip saatin oyuğuna koymak yerine, bütün mekanizmayı, doğrudan saatin kasasına yerleştirmişlerdi.
Kısaca, yapılan sadece saat kalınlığının ortadan kaldırılması değildi., saat yapımındaki komplike basamaklarda ortadan kaldırılıyordu. Saate Delirium adı verildi ve yıl sonunda piyasaya sürüldü. Sonuç başarılıydı. Delirium, tanesi 4700 dolardan, 5.000 adet satmıştı.
Bu başarı üzerine, Thomke, dijital saatleri kendi sahasında yenmeye karar verdi ve mühendislere yeni bir hedef gösterdi: 10 İsviçre frangından daha düşük bir fiyata, yani 66.5 dolara, klasik bir dijital saat üretilecekti.
Mühendisler, iki hafta çalışıp, Thomke’ye, gayet nazik bir biçimde “aklını kaçırmış olduğunu” söylediler. Sadece, en ucuzundan saat aksamının maliyeti 25 frank idi. 10 franka saat imal etmek ise kesinlikle imkansızdı.
Thomke, o günü sonradan anarken, “bana, bunun yapılamayacağını söylediler ve konu kapandı” diyor “ çünkü, saatçilik, mühendisler tarafından yönlendirilen bir sanayidir”. Yalnız, iki mühendis, Jacques Muller ve Elmar Mock, gönüllü olarak imkansızı denemek istediklerini söyleyerek birer adım ileri çıktılar.
Muller ve Mock, delirium’dan elde ettikleri tecrübeyi yeni projeye yansıttılar. İlk etapta, hareketli aksam sayısını 90’dan 51’e indirdiler. Geleneksel metal saat kasaları yerine de, plastik kullanarak maliyeti yüzde 40 düşürdüler.
Sonra, işçilik maliyetlerine yöneldiler. Klasik yöntemde, saat parçaları önce monte ediliyor, sonra saate yerleştiriliyordu. Bu da, saatin birkaç kez ters yüz edilmesini, bu işlemler sırasında da, baştaki parçaların sabitlenmesini gerektiriyordu. Kısaca, pahalı ve zaman kaybettiren bir yöntem söz konusuydu. Mock ve Muller, saatin parçalarının sadece üst taraftan yerleştirilmesini mümkün kılan bir yöntem geliştirdiler ve işlemin sonucunda da saatin arka kapağını lazerle kapattılar. Gerçi bu yöntem saatin tamirini imkansız hale getiriyordu. Ama olumlu bir yanı vardı. Saat, 10 feet’e kadar su geçirmez oluyordu. Bu işin uygulanabilmesi için bir fabrika kuruldu ve İsviçre kalitesinden asla taviz verilmedi. Aksamlar, milimetrenin 1/500 ‘ ü kadar hata payıyla, plastik kasalar ise şoklara dayanacak güçte üretiliyordu.
Ve önemlisi, iki genç mühendis, Thomke’nin koyduğu “10 franklık saat” hedefine ulaştılar. 1 Temmuz 1980 de zafer kazanmış komutan edasıyla, tasarımlarını göstermek üzere Thomke’nin odasına gittiler.
Thomke, yeni saat üretimi, reklamı ve pazarlaması için derhal kolları sıvadı. Tabii, yeni çocuğa bir de ad koymak gerekiyordu. Promosyon bölümü hemen bir isim listesi oluşturmaya başladı. Fakat, isim konusunda, SHM’nin çalıştığı Amerikan ajansı McCannErickson’un “Swiss” ve “Watch” kelimelerini bir araya getiren önerisi “Swatch” ‘ı beğenildi ve isim tuttu.
Plastik kasanın tasarım ve renk konusunda sağladığı kolaylık, özellikle gençlere pazarlanmasında önemli bir rol oynadı. Başarının anahtarlarından biri bu oldu, bir diğeri ise, fiyatının ucuzluğu nedeniyle, insanların, bu saatlerden birkaç tane alıp, günlük psikolojilerine, faaliyetlerine ve giysilerine göre kullanmalarıydı.
İlk Swatch, 1983 yılında, 40 dolarlık etiketle piyasaya sürüldü. Bu fiyat, ana model için, on yılı aşkın bir süre sabit kaldı. Şirket, saatin reklamını da gerçekten ses getirecek boyutlarda yaptı. Saatin, 500 feet uzunluğunda, 13 ton ağırlığında çalışan bir modeli yapılarak, Almanya’da Frankfurt’un en yüksek gökdelenine asıldı.
Swatch, her yıl, 140 farklı tasarımı ve koleksiyoncular için yapılmış sınırlı sayıda özel saatleri piyasaya sürer. Bugüne dek çocuk kitabı illüstrasyonlulardan, omlet desenlilere kadar 100 milyon Swatch satıldı. Orijinal desenlileri piyasa fiyatının birkaç misline satan koleksiyoncular ı oluştu. Koleksiyon yapmayanlar da birkaç saat aldılar. Bugün, her Swatch müşterisinin ortalama üç Swatch’ı bulunuyor.
SHM genel Müdürü Nicholas Hayek, ünlü işletme dergisi Harvard Business Review’de yayınlanan bir yazısında, Swatch’ın öyküsünden alınması gereken iki ders olduğunu yazdı:
“İlk olarak, ücretlerin yüksek olduğu bir ülkede, kalite açısından yüksek, maliyet açısından düşük ürünler meydana getirmek mümkündür. Dikkat edin, meydana getirmek diyorum, tasarlayıp satmak değil. Biz bütün saatlerimizi, bir sekreterin, Malezya’da ya da Tayland’daki mühendisten daha yüksek maaş aldığı İsviçre’de üretiyoruz… Hepimiz dünya piyasasında rekabet eden küresel şirketleriz. Fakat, bu, içinde yaşadığımız topluma karşı bir bağımız olmadığı anlamına gelmez….Herkes, yaşadığı yerde bir şeyler yapmalıdır. Bir ülke, knowhow’unu ve uzmanlığını kaybettiğinde, zenginlik yaratabilme kapasitesini ve mali bağımsızlığını da kaybeder. Bir şirket kitleye dönük üretim yapacak ise, bunu ancak Asya’da ya da Meksika’da yapacağı konusunda inanışı değiştirmeliyiz. Üst düzey yönetici, elemanlara, “biz, bu ürünü, burada, daha ucuza ve dünyanın diğer ülkelerinden daha kaliteli üreteceğiz” demeli. Gerisi onların işi.
İkinci ers ise, birincisiyle bağlantılı. İsviçre ve ABD gibi yerlerde, çocukluğunuzun ve gençliğinizin fantezilerine ve rüyalarına sarılarak, kitleye yönelik üretim yapabilirsiniz. Büyük bir İsviçre firmasının genel müdürünün fantezi konusunda konuşması insanlara komik gelebilir. Ama, başarımızın ardında yatan sır budur. Bu İsviçre ya da herhangi bir Avrupa ülkesi için sıra dışı bir tutumdur. Biz, Genellikle, bir çok fikri, üzerinde hiç düşünmeden hatta gülerek göz ardı ederiz. Swatch’ın tasarım bölümü çalışanları on yıl önce kendilerine, şu çılgın soruyu sordular: “Neden biz, albenili, düşük maliyetli,yüksek kaliteli İsviçre malı bir saat üretmeyelim? Bankacılar bize kuşkuyla yaklaştılar, Yedek parçamızı yapan bazı şirketler, bizimle çalışmayı reddettiler. Bizim, çılgın bir ürünle, ülkedeki saat sanayini batıracağımız düşünüyorlardı. Fakat, Swatch ekibi direnişi kırdı ve iş başarıldı”
